Sal. Haz 2nd, 2020

Fikri olan herkes için …

İKTİBAS: Mottosuz İhtâr: Ahlâkî Tanım Eylemin, Ahlâkî Değil! 

5 min read

Muhabirat.com’un yazarlarından Büşra Yıldız kaleme aldığı “Mottosuz İhtâr: Ahlâkî Tanım Eylemin, Ahlâkî Değil!”  yazısını sizler için aktarıyoruz.

“Çoğu zaman insan, onu o yapan bir kılıfın olduğuna inandırır kendini. Bir neşe kılıfı, mutluluk kılıfı, öfke kılıfı, bir duygudaşlık kılıfı, tekçilik kılıfı, hümanizm kılıfı, bir düşünce ve eylem bireyselliği kılıfı, özgürlükçü söylemler kılavuzluğu kılıfı… Sonra da bu kılıfını öyle güçlü kılmaya çalışır ki, dışarıdan bir zarar gelmesin ister kendine. Bir kat, iki kat derken kumaşını değiştirir, kalitesini arttırır. Pamuktan ipeğe, gümüşten altına derken kılıf artık içindekini göstermeyen bir katman girdabına dönüşmüştür. Dışarıdan gelecek ses bile kesilmiştir lâkin içeride de hava kalmamıştır artık. İnsan, bu defa da nefes alabilmek için tek tek kılıflarını yırtmaya başlar. Kurtulmak ister altınından, ipeğinden, değiştirerek dönüştürdüğü kılıflarından. Değiştirerek dönüştürdüğü kılıfları… 

Evet… Çünkü her birimiz evrensel ahlâk yasasının da takdîre şâyân gördüğü o müthiş kavramları tek tek ele alır ve içlerine kendi mânâlarımızı yükleyerek anlamlandırırız. Bu kavramların çıkış noktası evrensel ahlâkın alt başlıkları olduğundan -her ne kadar içlerini bireysel olarak kendimiz değiştirip dönüştürerek dolduruyor olsak bile- herkesin aynı şekilde anlamasını ve davranmasını bekleriz. Kendi düşünsel sürecimizin bir marka olduğu bu anlam imâlâtı sonunda kavramsal kılıfların hâlâ evrensel olduklarına inanır ve bu tanımlamaları benimsemeyen diğerlerini ahlâki eylem ihlâlinden sUbjektif ahlâki sınır çizgisi boyunca sallandırırız. Ne kadar da evrensel kılıflar, nasıl da ahlâkî bir tavır… 

Kendimizi himâye adına bürüdüğümüz o kılıfların bir süre sonra bizi koruma görevini îfâdan çok, zedeleyici bir durum içine sürüklediğini fark ettiğimizde, düşünce yapımızda yeni bir mantık(!) yeşerir. Kılıf bizi koruyorsa, onu zaten ben giydim; üst üste giydiğimiz kılıf bizi boğuyorsa, bu zaten kılıftan kaynaklı şeklindeki bir mantık. Yerdeki güzel çiçeği koparmaya yeltenme eyleminden sonra eline bulaşan pisliği ağaca sürüp, sonrasında çiçeği de unutup yürüyen bir zihniyet eyleminin mantığı… Sonucu her ne olursa olsun, eylem amacını ve bu amaçtaki temel zihniyeti unutmayarak, başlangıçta o kılıfları üzerimize geçirip korunma adına kilit üzerine kilit vuranın aslında kendimiz olduğunu bilmek, şüphesiz idrâk erdemliliğimizi arttıracaktır. Bu kötü, utanılası ve zemmedilecek bir şey değildir. Bu bakımdan insanın kendi ahlâkî kavram tanımına evrensellik mührü vurup, bunu diğer tüm insan zihin delegelerine gönderdikten sonra insanların eylemleri bu tek mührün mürekkebi olamıyorsa, o insanları –ın eylemlerini, duygularını ve düşüncelerini- acımasızca asıp kesmek hem boş bir amaç hem de yiğitlikten uzak bir hareket olarak kalacaktır. Nitekim cürüm ile cezânın muhtelîfliği biz cübbesiz hâkîmleri hiçbir zaman ussal bir hükme götüremeyecektir. 

Tüm kılıflardan ve yaşanılanlardan sonra hayata kaldığımız yerden devam edeceksek bunu, kalan hayatımızı her anlamda bir refâha yükseltecek ve düşünsel ferahlığı sağlayacak eylemler ile yapmalıyız. Kaldığımız yerden ama kaldığımız şekilde olmayaraktan devam etmeliyiz. Mutluluk demiyorum, diyemiyorum. Çünkü büyürken mutluluğumu kitap okuyarak kaybettim demek istemem fakat sanırım daha çok kitap okumak mutluluğumdan yavaş yavaş götürüyor artık. Düşünmenin tek tipliliği gerçeklik ise, bu alanda mutluluk zaten aranılası bir unsur olamıyor. İkinci ihtimâl düşünmenin ikillik direğinin bir ayağını hayal gücü oluşturuyorsa o zaman da mutluluk soyut, geçici ve sürdürülemeyen anlık bir hazdan başka bir şey değildir. 

Mutluluk düşünmemek ile ilişkilendirilirse, bu defa da tanımlamalarımızın hepsini en baştan gözden geçirmemiz gerekecektir. Ama yine de son maddeyi mottolaştıracak olursam bu: “En iyi bilgin, hiç okumayandır. Ve en mutlu olan da…(!)” şeklinde olurdu. -Bu konu, ayrıca ele alınması gerektiğini düşündüğüm bir konu. 

İlk yazımda uzun uzadı düşüncelerin kısa tezahürlerini bir ön deyiş mahiyetinde şimdilik izhar etmiş olayım- İlkbahar teması amacı güden bir bitişle; 

Her söylemin, çok kabul görmeden önce yalnızca düşüncede bir ihtimal olduğunu unutmayarak, şahsi kabul ve tanımlamaları diğer insanların celladı kılmayarak, olduğun gibi görünmekten çekinmeyerek ama bu görünüşTeki noksanlıkların da giderilip düzeltileceğinin idrâki ile dikey-yatay bedenî ve ruhî gelişimi gün yüzüne çıkararak, yapılan ve yapılacak eylemlerin bir gıda olduğunun her daim farkına vararak, atılan adımın büyüklüğünün o adımın bedeni ile orantılı olduğunu bilerek ve bu yüzden başkalarının adımlarını hor görmeyip, adımlarına haset etmeyerek, her güne bir gelişim tohumu ile uyanıp, günü de kendini de ziyan etmeyerek, bedene ve ruha çokça hayr biriktirerek, okumaktan, öğrenmekten, dinlemekten, konuşmaktan ve en çok da anlamaktan korkmayarak, birine can suyu olma davası güdüp kendi topraklarını da nadasa bırakmayarak bir dünya ihyasına niyetlenelim, kendi dünya ihyâmıza. 

En çokta severek ve şükrederek. 

Selâmet ve dua ile…

Büşra Yıldız”

Daha Fazlasını Göster

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir