Per. Şub 27th, 2020

Fikri olan herkes için …

Sanrı

9 min read

                           

Bilindik kelimelerle dolduruyorum kursağını sayfaların. Geçmişime iltica eden aforoz edilmiş her yeni güne hecelik isimler veriyorum. Güneş göz kapaklarımın çatlaklarından sızıp en savunmasız anında esir alıyor düşlerimi. Uyanıyorum. Odamda ortaçağdan kalma bir düzensizlik. Eşyada kutsal bir nefesten alınan emanetin durgunluğu, suskunluğu. Sırtım aynaya dönük, gülümsüyorum. Ve Tanrıya açtığım avuçlarıma dolan suyla yıkıyorum yüzümü. Kendi mabedimde Meryem’i selamlıyor, gökten altın bir tepsi içinde inen yalnızlığı kabul ediyorum istemsizce.

Ağır adımlarla pencereye doğru ilerliyor. Perdeyi aralayıp, açıyorum. Sesleri misafir ediyorum odama. İnsanların,kuşların, arabaların, kaldırımların ve eşyaların seslerini.

Sokaktaki gölgelerin savaşını izliyorum.

Yamalı paltosunun yakalarını kaldırmış. Elleri cebinde Raskolnikov geçiyor. Bir cinayetin ağırlığı çökmüş yüzünde telaşla ilerliyor. Cinayet mahallinden dönmüş iki polisin yanından geçerken kulak kabartıyor sözlerine.

-Suçlu kim

-Ben değilim diyor. Duruyor. Polislerde. Ve devam ediyor.

-Suçlu İbrahim

-İbrahim mi? Diyor polislerden biri

-Evet diyor Raskolnikov

– O kim

Paltosunun düğmelerini bir bir açıp cinayet aleti olan bıçağı çıkarıp gösteriyor. Bıçağın damarlarından boşalan kana hayretle bakıyor polisler.

-Bunun sahibi

-Bıçağın mı?

-Evet. İsmail’in babası aynı zamanda.

Bıçak bize itaat etmedi İbrahim. Sadakatimize ihanet etti. Adağımız kabul olunmadı. Boyunlarımız vuruldu İsmail. Acılar içinde kaldık ey Babil. Başkalarının acılarından kendimize güç devşirdik de yine de taşıyamadık bedenlerimizi Asma Bahçelerine. Pandora fıskiyesinden talihimize yayılan nice kötülüğün sarmalından kurtaramadık ruhlarımızı. Umudu düştüğü kuyudan çıkaramadık da yırtık gömleğini sunduk insanlığa. Suçu ve suçluyu paylaşmasını bilemedik.

Raskolnikov ve polislerin yürüyüp sokakta gözden kaybola kadar pencerenin kenarında öylece kalakalmıştım. Kapının çalan ziliyle, “çanlar düşüncelerimi toplamam için çalıyor” deyip odamdan kapıyı açmak için çıkmıştım. Gelen bir gölgeydi. Socrates’in Gölgesi.

-Ne yapıyorsun?

-Düşünüyorum. Hayır! Düşün yoruldum.

Elinde bir kitap “Nietzsche Ağladığında”.Bir kadın mahkûmiyeti altında Tanrı’yı öldürmüş bu adamın, bu acımasız katilin gözyaşlarının satır satır kelimeleşmesi ne garip. Şüphesiz Nietzsche’yi öldürmüş güç karşısında kelimelerin suskun aptallığına şaşmamalı.

-Hazırlan. Gidiyoruz. Diyor Socrates’in Gölgesi

Bir yere gitmek için hazırlanmaya gerek mi vardı? Vakti gelince olması gerekeni yaşamıyor muyduk? Biz ki ölüme dahi hazırlıksız değil miydik?

Yürüyoruz. Socrates’in Gölgesi’yle askeri bir nizam içinde atıyoruz adımlarımızı.

-Kayıtsızca yaşama sanatın senin için olağanüstü olmalı diyorum

-Benim için çayın bittiği yerde meçhule giden gemi limandan kalkmış demektir diye cevap veriyor. Gülümsüyoruz.

İnsan soluğunun en fazla pazarlandığı bu caddede, hınca hınç kalabalığın arasından kendi yörüngemize sadakatle bağlı olarak ilerliyoruz.

-Bu saatte, bu yığınları görünce evler bomboş nedensiz gibi geliyor bana diyorum.

-Düşüncelerimiz kaplumbağanın hızını takip etse de onlar gibi evlerimizi sırtımızda taşıyamayız ki

-Haklısın.

Bu cevabı verirken kalabalığın arasında ceplerdeki merhameti dileyen bir dilenciye takılıyor gözlerim. Yanından merhametsizce geçiyoruz.

Oysa böyle olmamalıydık biz. Aykırı birer uçurum dahi olsak, kesişen yollarımızın üzerinde, bilmeliydik ki her uçurum kendisine güvenilmeyecek de olsa bir dal uzatırdı boşluğa, düşmüşe.

-Nihayet geldik işte- dedi Socrates’in Gölgesi. Durduk. Bakışlarımızın yürüyen adımlarına inat durduk. Geldiğimiz yer hayata deniz mesafesinde sıfır, buna rağmen yüksek rakımlı bir ruhun sahibi olan, hüznün ve mutluluğun karılmışlığıyla şekillenmiş bu garip bir yüzün, bir Mezar Bekçisi’nin Mağarasıydı. Sahne tamamlanmış. Ötelerin sesine kulak kesilmiş Sina Dağının tepecikleri olarak, çok öncesinden yerlerini almış olan mezarlar, seyirci olarak, sağır bir sessizliğe gömülmüşlerdi.

-Önce kelime varı Yahonna’ya göre.( Mezar Bekçisi)

-Sukut bir şarapçının mahzeninde yılların geçmesini bekliyordu. (Socrates’in Gölgesi)

-Ateşsiz demlenmiyor hiçbir şey.( Mezar Bekçisi)

Buyurun içmez misiniz, Deyip birer çay ikram ediyor. Hoş gelip hoş görmeye dair fasıllara giriliyor sonra.

Sonra peki ne mi? Susuldu. Bilindik şeylerin tekrarından pörsüdü dillerimiz. Yosun tutmuş ezber cümlelerin kayganlığından.

-İnsanlığın var olduğunu iddia ettiği zamandan beri hiç eskimeyen olgusudur. Buluşudur. Hep “yeni” sanrısıdır.“TEKRAR”.Hüzünlerimiz aynıdır aslında. Hissettiğimiz acı bir. Korkularımız aynı karanlığın alfabesinden türetilmiştir.( Socrates’in Gölgesi)

Biz insanlar her daim konuştuk. Buna hiç hayret etmedik. Ta ki İsa’nın sesiyle irkilene dek, Öyle çok konuştuk ki görülmez bir bulut gibi kapadı gökyüzünü seslerimiz. Beceremedik susmasını. Tek bir an susabilseydik. Topyekûn. Tanrı’nın hangi dilde konuştuğunu keşfedebilecektik.

-Senin kelimesel tekrar üzerine açtığın bahse ben “Düşünsel Reenkarnasyon” diye not düşerim.( Mezar Bekçisi) dedikten sonra eliyle mezarları gösterip devam etti.-Onların bedenlerini eskittiği düşünceler şimdi bizi de eskitiyor.( Mezar Bekçisi)

-Petrus aşkına! Baş aşağı gerin beni çarmıha(Socrates’in Gölgesi)

Gülüştük hep beraber. Socrates’in Gölgesi elindeki kitabın sayfalarını çevirdi hızlıca. Mezar Bekçisi çaylarımızı tazeledi.

Ben şahitlik ettim onların günahlarına. Düşündüm. Ki bu bir cezalandırma biçimi olarak en kötüsüydü. Sustum, benim günahlarım en ağır bir sır olarak kalacaktı hep kuytularımda.

-Vakit geldi.( Mezar Bekçisi) deyip ani bir hareketle yerinden doğruldu. Mağaranın geniş ağzına doğru yürümeye başladı. Az sonra bir kalabalık belirdi. Tahtadan bir kundağa sarılmış Raskolnikov, omuzlar üzerinde getirilip toprağın rahmine bırakıldı. Socrates’in Gölgesi çehresini bürüyen hüzne yenik düştü.

Mezar Bekçisi alışkın bir hareketle mağaranın içindeki deliklerden birine elini sokup bir mum çıkardı. Tutuşturdu. Mumun alevi bedenine koca bir gölge bahşetti. Bizim olduğumuz yöne dönüp.

-Görüyor musunuz bedenimiz ışığa yakınken nasılda büyüyor gölgemiz? Dedikten sonra Raskolnikov’un mezarı üzerine mumu bırakmak için saygıyla yürüyüp gitti.

Çok geçmeden bir sarsıntıyla irkildik. Mağaranın duvarlarında ince şeritler halinde çatlaklar her yanımızı sardı. Ben Socrates’in Gölgesi’ne elimi uzatarak “haydi koşalım” dedim.”gidelim buradan”

Ayağımızın altındaki toprak, önce her şeyi yutmak adına, sanki, dalgalanır gibi oldu.”Koş” dedi Socrates’in Gölgesi. Meryem’e İsa’ya, İbrahim’e, İsmail’e haber ver.

Ben kendimden geçmiş gibiydim. Yüreğim olmasa da ayaklarım itaat etti Socrates’in Gölgesi’ne. Mağaranın çıkışına doğru koştum. Ardımda Socrates’in Gölgesi’nin sesi “Koş”.

Koştum. Meryem’in kendini sonsuzluğa adayışına engel olamayacak kadar geç kalmıştım buna rağmen. İsa’nın çığlıklarını dindiremeyecek kadar geç kalmıştım.

Ey İbrahim “dur gitme bıçak bize ihanet edecek gitme. İsmail sadakatimiz köreltmeyecek onun keskin yanını gitme”

“Yerle bir oldu her şey Mağara bekçisi gitme” diyemeyecek kadar geç kalmıştım. Oysa çaresizliğim şahit koşmuş ve hiç birine ulaştıramamıştım sesimi.

Ben mağarada yalnız Socrates’in Gölgesi’ni bıraktığımı zannederken aynı anda sadece benim mağaraya hiç girmediğimi, mağarada Socrates’in Gölgesi’yle beraber diğerlerinin de olduğunu fark edememiştim yazık ki.

Koştum. Socrates’in Gölgesi’nin sesi hep ardımda.

 Ve hiçbirinin yazgısına hecelik bir ismin harfleri kadar dahi olsun, kendi yazgımdan bir günü ekleyememiştim. Buna rağmen devam ettim koşmaya. Bir “Dilenci”nin yanından geçerken bütün çaresizliğimle kolumdan tutup durduruvermişti beni.

-Görüyor musun kalabalığı yok şimdi bu caddenin. Nereye gittiklerini biliyorum. Koşma. Yetişemezsin artık. Dedi ve devam etti.”bir dilenciden daha iyi kim bilebilir ki kalabalıkları. Benimle beraber yürü şimdi.

Yürüdük. Her şeyi çok ardımızda bırakacak kadar yürüdük. Yolları, sokakları, mezarları, insan soyunun yaşanmışlığını, az sonra bedenlerimizi dahi ardımızda bırakacak kadar yürüdük.

Bir tepenin üzerinde durmuştuk.

-İşte kendisi için koşup koşmadığın herkes burada. Deyip parmağıyla bir sır perdesini aralarcasına tuhaf çok tuhaf bir âlemi gösterdi.

Tepenin bulunduğu noktadan bakınca hayretle irkildim. Gökyüzü sonsuzluğunun emzirdiği bir kalabalık hınca hınç doluşmuştu gösterdiği yere.

Kalabalığın tam ortasında bir ağaç gökyüzünü yararak yol almış, aşağı doğru sarkan dallarının değmediği tek bir insan bile kalmamıştı.

-Görüyor musun-dedi dilenci. Ağacın yapraklarından kendileri için en güzel elbiseyi alabilmek için toplanmışlar.

-Evine dön. Bende geldiğim sokaklara. Ayrıca bütün bu yaşadıklarını, gördüklerini kimseye anlatmaya kalkma. Aksi halde bütün inanılmayanların başına gelen senin de gelir başına.

Kapıyı açıp içeri girdiğimde vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Evin içinde dolanıp duruyor, bütün bu olanlara bir anlam vermeye çalışıyordum. Yatağıma uzanıp bir süre gözlerim kapalı uyumaya çalıştıysam da nafile. Yerimden doğruldum. Aynanın karşısına geçip yüzümü yıkadıktan sonra pencereye doğru yürümeye başladım. Perdeyi araladığımda gün çoktan ağarmıştı. Sokağın tembel sessizliği giderek hareketlenmeye başlamış, bir delikanlı paltosunun yakalarını kaldırmış ağır ağır ilerliyordu. Mesaiden dönen karşı apartmandaki komşum olan iki emniyet görevlisi gencin yanında durup, bir müddet konuşmuş. Uzunca boylu olan cebinden çıkardığı bir miktar parayı gencin eline tutuşturup babacan bir tavırla bir şeyler söyleyip genci uğurlamışlardı. Az sonra kapının çalan ziliyle odamdan kapıyı açmak için çıkmıştım. Kapıyı açtığımda

-Uraz bey günaydın-diyen ses okulda çalıştığım demlerden arkadaşım Saim beydi.

-Günaydın Saim Bey

-Bugün daha iyisiniz ya

-Evet. Daha iyi

-Unutmadan binanın girişinde kapıya bırakılmış koca bir zarf vardı. Üzerinde isminizin yazılı olduğunu görünce üzerime vazife olmasa da size getirmeyi uygun gördüm.

Zarfı aceleyle elinden aldım. Gerçekten öyleydi. Zarfın arka yüzünde özenle Sayın Uraz DİLHUN yazılıydı. Zarfı açıp bakınca içinden bir kitap çıktı. “Nietzsche Ağladığında”.Kitabın ön kapağının arka yüzünde ise büyük harflerle şu not yazılıydı.

“KOŞ”

Socrates’in Gölgesi

Mehmet KANAT

Daha Fazlasını Göster

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir