Okumak! Ama ne?

0
361


Okumak veya okumamak!


Peki, neyi, neye göre?

Yüce Allah’ın biz insanlara gönderdiği, Yüce kitabımızın ilk emri “Oku, seni yaratan rabbinin adıyla oku” (Alak suresi/1) emridir. Bu ayet; Bay-Bayan ayırımı yapmadan herkesi kapsayan şümullü bir emirdir. Bu ayet ilahi bir emirdir ve kökleri sağlam temellere dayandırmayı esas alan bir bildirimdir. Kökleri sağlam temellere dayandıran bir insana, hiç bir fırtına te’sir etmez, edemez. Etkilese de yerinden söküp koparamaz, bulunduğu mekândan uzaklaştıramaz ve oraya buraya savuramaz. Çünkü yılların getirdiği bir sağlamlık, yılların oluşturduğu bir güven ve yılların verdiği bir birikim mevcuttur köklerinde. Kök sağlam olunca dallar da sağlam ve güçlü olacaktır.
Allah’ın adıyla okuyanlar, ancak Allah’ı bilirler ve ancak kendilerini Allah’a götürecek şeyleri okurlar. Okuduklarının tamamını bu minvalde değerlendirirler. Kendilerine Allah’ı tanıtacak, Allah’ın koyduğu kuralları haber verecek okumaların peşinde olurlar. Her okumada, Allah ile hasbıhalini güçlendirirler. Okumalarının tamamı kendilerini Allah’ı biraz daha farklı anlama ve hissetmeye sevk eder.
Cahiliye döneminde gönderilen Hz. Muhammed’e (s.a.v.) iman edenlerin “Oku, Yaratan Rabbinin adıyla oku” emrini yerine getirdikleri zaman, nasıl cahillikten kurtuldular ve insanlığı Cahiliyeden kurtardılar ise günümüz Müslümanlarının da kurtuluşu ancak bu ayetin gereklerini yerine getirmekle mümkün olacağını rahatlıkla söyleyebilirim.
Günümüz Müslümanlarının ya anlamadıkları, ya da anladım diyenlerin de yanlış anladıkları en önemli konu, hiç kuşkusuz Yüce Allah’ın bu “oku” emridir. Kimisi bu emri ya hiç anlamıyor ve bunun sonucu olarak eline kitap alıp okumuyor. Kimisi de kitap okuyor fakat bu emri yanlış anladığı için hayatın sonuna kadar yanlış kulvarlarda at koşturuyor. Okuduklarıyla kendisine bir faydası dokunmadığı gibi, çevresindekilere de herhangi bir faydası dokunmuyor.


Bir insanı ayakta tutan, onu yönlendiren, hayat tarzı olarak yaşam biçimini şekillendiren en önemli unsurun düşünce olduğunu yakinen biliriz. Düşüncenin okumalar sonucunda şekillendiğini de göz önüne getirdiğimiz zaman, yanlış şeyleri okuyan Müslümanların düşünceleri de haliyle yanlış şekillenmiş oluyor. Yanlış düşünceye sahip olan kişilerin yaşantısı da bu minvalde cereyan ediyor. Sonuç olarak okuduklarını dini, okumalar sonucunda edindiği düşüncenin de dini olduğunu savunabiliyor. Bu düşüncenin de ortaya çıkardığı hayat tarzı da İslami bir hayat tarzı olduğunu rahatlıkla savunabiliyor. Hâlbuki yaşantısının hiçbir bölümü, İslam’ın öngördüğü bir yaşam şekline benzemiş olmuyor. Sadece sözle dindar görünüyor ve okuduğunu savunabiliyor.


Bu konuyu üç kelime ile izah edebiliriz.
Okumalarında aşırıya kaçanlara; İfrat.
Okumalarında geri kalanlara; Tefrit.
Olması gereken yerde olanlara da; Vasat adı verilmektedir.

Elbette günümüzde bu ilahi emri hakkıyla yerine getiren vasat kişilerin olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu ilahi emri yerine getiren kişileri, konumuzun dışında tuttuğumuz zaman haliyle İfrat ve tefrite düşenler konumuza dâhil olmaktadır.


Müslümanların son dönemlerde geri kalmalarının en önemli sebebi okumamak veya yanlış okumaktan ileri geldiğini söyleyebiliriz. Okumayıp tefrite düşen Müslümanların dinden uzaklıkları ne ise, okuyup da dinin istediklerini anlamayarak ifrata kaçanları da aynı oranda uzak olduklarını rahatlıkla söyleyebilirim. Dini bilmediklerinden veya dini bir ihtiyaç olarak hissetmediklerinden dolayı bu iki kesimin ortak bir noktaları bulunmaktadır. Ortak noktaları dinin kendilerine “ütopik” görünmesidir.
Bir Müslüman neyi okumalı, nasıl okumalı ve ne kadar okumalı? Sorularına cevap aramalıyız. Önümüze konulan her şeyi mi okuyacağız? Yoksa yediğimiz yemeklerde seçici davrandığımız kadar okuduklarımızda seçici davranmak zorunda değil miyiz? İçtiğimiz suyun sıcaklık ve soğukluğunu aradığımız kadar, okuduklarımızın da fayda ve zararlı kısımlarını düşünmeyecek miyiz? Önümüze konan her düşünceyi, her kitabı okumaya devam mı edeceğiz?

Okuduklarımızın bir süzgeci olmayacak mı? Aklımızı ve düşüncemizi şekillendiren okumalarımızda seçici davranmayacak mıyız? İlahi emir gereği olması gereken okumalar peki nasıl olmalıdır? Okuduklarımız her şey mi olmalı? Yoksa hiçbir şey mi olmalı? Yoksa belli şeyler mi olmalı? Ya da hayatımızı şekillendirecek olan okumalarımızın, seçici davrandığımız bir yemek kadar, bir su kadar değere haiz olmayacak mı?


Dinimizin ilk ve en önemli emri olan “oku” emrine muhalif hiç okumayan tefrite düşmüş Müslümanlar türedi son dönemde. Bunlar hiç yemek yemeyen kişilere benzerler. Çok zayıf ve cılız bir yapıya sahiptirler. Esen her rüzgârda savrulurlar. Çünkü bir ağırlıkları yoktur. Yontulması ve yönlendirilmesi çok kolay olan bu kesim, hiç kuşkusuz bu tiplerdir. Kendilerine söylenen her şeyi menfaatlerine uygun olduğu müddetçe kabul ederler. Menfaatleriyle çelişen her şeye de muhalefet ederek karşı çıkarlar. Bir şeyin doğruluğuna ve yanlışlığına bakmazlar ve buna da dikkat etme gereğini dahi hissetmezler. Baş’ın ağırlığı okumayladır. Bu tip insanlar her esen rüzgâr ve görünen bulut karşısında baş’larını eğerler. Çünkü vücutlarında bulunan baş’ın bir ağırlığı yoktur. Hiçbir şey okumazlar, hiçbir şey bilmek de istemezler. Dini bilgileri sadece takvim yapraklarının arkasında bulunan bilgiler ile sınırlıdır. Kimi Müslüman da okuyor ama yukarıda zikrettiğimiz ayeti kerimenin ifade ettiği “oku, Yaratan Rabbinin adıyla oku” emrini hiçbir şekilde dikkate almadan ifrata düşerek okurlar. Ya da bu emri sadece okumaya hasrederler. Hâlbuki bu ilahi emir iki kısımdan oluşuyordu.
Birincisi, okumak.
İkincisi de Allah’ın adıyla okumak.
“Seni yaratan rabbinin adıyla oku” kısmını diskalifiye etmenin derdine düşerler. Her şeyi okurlar ama ilahi emre sıra gelince duruverirler. Karanlığın çöktüğü zaman zifiri karanlıkta önünü göremeyip yerinde çakılı kalan kişilere benzerler. Hep yabancı kişileri, dine savaş açmış yabancı düşünürleri, din ile uzaktan yakından ilgili ve alakalı olmayan yazıları okurlar. Hatta bu kısım Müslüman kendilerini aştıklarını; Yabancı olan her şeyi öğrenmenin dini bir gereklilik olarak görmelerinden anlamış oluyoruz. Fakat sıra dini bir hükmü, dini bir vecibeyi, ilahi bir emri öğrenmeye geldiğinde isteksiz davranarak zamanlarının yetmediğinden yakınırlar.


Sonuç; elde var sıfır.
Okudular ama kendisini yoktan var eden yaratıcının isteklerini es geçerek okudular. Bir Yahudi’den bir Hıristiyan’dan, bir ateistten farklı düşünemeyecek derecede kendi dinlerine, kendi benliklerine, kendi var oluş gayelerine yabancılaştılar.
Hiç okumayarak ifrata düşen, yanlış okuyarak tefrite kaçan kişiler dini manada yanlış yapmaktadırlar.
En önemlisi okumak…
Bizi yoktan var eden yaratıcıyı her daim hatırlatan şeyleri okumak…
Ya da O’na götürenleri okumak…

                                                                                                                   Nihat GÜÇ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here