Kâinatın Kalbi

1
792

“Yolculuk var kalbin en derin yerine Kâbe’ye
Varmayı görmeyi nasiple haklar helal, gönüller amade”
Her şey bir keşifle başlıyor. Neyi nasıl anlamlandırırsanız ona göre yön buluyor, yol alıyor
hayat. Yüklediğiniz değer nispetinde paha biçilemez bir ölçüye sahip oluyor. Aslında her şey
böyle değil midir? Sizin yorumunuz, bakış açınız, ifadeniz hayatınızı apayrı bir noktaya
getiriyor.
Evet, Allahü Rabbül Alemin iki şeyi koruma altına aldığını ifade buyuruyor. Bunlar;
kâinatın yolu , karanlığa nur hayat nizamını inşa eden kitabımız Kur’an-ı Kerim ve
yeryüzünün ilk mabedi gökleri arşa kadar bağlamış, dünyayı da yeryüzünün derinliklerine
kadar delen kâinatın nurlu sütunu olan kâbe.
Halk arasında Allah(c.c) ın evi olarak adlandırılır. Zaten oraya gönül bağlamak için bu ifade
yetmez mi? KÂBE ilk kıblegâhımız, gönülhanemiz, manevi yükselişimizin halidir. KÂBE
müminlerin ruhunda dini vecd ve huzuru tesis eden, hüvüyetinizi size hatırlatan, muhteşemliği
ve hiçliği bünyenizde yaşatan, başkalaşmanızı sağlayan, zaman ve mekânı unutturan,
kendinizi tanıma ve sorgulama yolculuğuna da çıkaran bambaşka bir atmosferin halidir.
İnsanın içinde kalbin yeri ne ise kâinatta da kâbenin yeri odur. Etrafında dalga dalga tavaf
eden müminler o kalbin atışlarını ifade etmektedirler. Gecesi ve gündüzü, saniyesi ve salisesi
boş geçmeyen bu dönüş (tavaf) galaksi yıldızları gibiydi. Pırıl pırıl, ışıl ışıl rühani bir hale
bürünen bu durum karşısında sevdalara kucak açmış gibi çağlıyor bütün bedenler ve benlikler.
Bunun adı bir nevi kendinizi bulmak mıydı tanımak mıydı yoksa tamamen kendinizde
kaybolmak mıydı? Orada kâinat okunuyordu, orada kâinat konuşuyordu, orada kâinat Allah’ı
tesbih ediyordu. Semavat arzı endam halinde gök kubbe sahiplik ediyordu. Ev sahibi kâinatın
sahibi olunca misafirliğin tadına doyulmuyordu.
Ruhunuzla, kalbinizle, nefesinizle buluşma durağıydı. Önünde büyük ruhların bile nihayet
hiç oldukları mutlak kudretin ve heybetli hakimiyeti ulu şa’şaası karşısında bütün insanlar el
pençe divan durmuş yürekler aynı anda aynı duygularla çarpıyor. Nasıl da dolu dolu oluyor
insan. Kaç yaşadığımız olgular böylesine haz aldırabilir ki…
Ganimet tarlası gibiydi kâbe.. En değerli hazineleri toplama, heybesine atma yeriydi, bunun
için mücadele etme zamanıydı. Başlar öne eğik, diller tutuk, eller göklere açılmış, gözler
yaşlı, gönüller huşunun tadına varma sahnesinde öyle bir sahne ki “Beni sev beni kabul buyur
beni beğen beni layık eyle kapına.. ” Aşk yolculuğu böylece başlamış oluyor ve gün yüzüne
çıkıveriyor.

En yüksek makamdayım dua makamındayım
Nasıl titremesin ki ellerim nasıl rahat olayım
İfade edebilir miyim bütün duygularımı
Eksik olur tüm kelimelerim
Sen okursun bilirim kalpler senin nazargâhın

Kalbim sana amade
Ben ifade edemesem de sen şahitsin

Ev sahibi böyle olursa misafir afallamaz mı? Nasıl da iki dizi üzere eğilmez mi beli
bükülmez mi dilleri tutulmaz mı? Ruhunuzu arındırmak, kalpten kalbe yol açmak, orada
bütünleşmektir kâbe. Ne yaşamasına doyum olur ne anlatmaya cümleler yeter. Birlik ve
beraberliği perçinleyen renk, dil, ırk ayrımı gözetmeden hürmet etmek, kucaklaşmak, insan
olmak, gelip gideceğimiz yeri tahayyül etmek, tefekkür edebilmek, herkesin aynı yönde
olması. Gayesi, AF olunmuş olabilmek, Rabbim benden razı mı razı oldu mu endişesi, işte
dünyalık meşgalelerden bir anda olsa sıyrılmak, var olmanın anlamını bulmak..
Ahh! Hele birde Ravza-ı Mutahhara var ki adını baş harflerle gönlüme yazdığım. İnşallah bir
daha ki yazımda anlatacağım.

İslam diniyle müşerref olduğumuz için ne kadar şükretsek azdır. Sana hamdû senalar olsun
Rabbim bizlere seni bildirdiğin için. En kısa zamanda aşkla muhabbetle bekleyenlerin gidip
ziyaret edebilmesini temenni ederim.


Selam ve Dua ile…


Emine GENÇ

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here