ÖNCE VE SONRA (EĞİTİM)

0
110
reklamlar
Yazı arası Reklam

Aileler, çocuklar, eğitimciler ve aslında tüm ülke olarak yeni eğitim-öğretim yılına maddi manevi hazırlanma sürecindeyiz. Tatiller sonlandırıldı, kırtasiye alışverişlerine çıkıldı, zihinler sorumluluk altına okul başlamadan girdi. Ne güzel telaşlar…

Okul kavramına bakmamız gerektiğini düşünüyorum öncelikle. Okul, okuyup yazma öğreniminden başlayarak en yüksek düzeyde bilim ve sanat bilgisi vermeye değin çeşitli derecede toplu öğretimin yapıldığı, verildiği yer olarak tanımlanmaktadır. Okul kurumu, milattan önce her evin bir eğitim yeri olarak görülmesi anlayışıyla başlayıp, sonraları dini merkezlerin aynı zamanda bir eğitim merkezine de dönüştürülmesiyle devam ederek en sonunda toplumsallaşma ve nüfus artışıyla birlikte devletlerin himayesine ve politikalarına bağlı olarak yürütülen bir sistem olmuştur.

Günümüzde okul deyince aklımıza birçok öğrencinin bir araya gelerek çeşitli kazanımlar edindiği yer gelir. Fakat hem insanlık hem okul tarihine baktığımızda bireyin dünyaya geldiği ortam olan ‘aile’ ye ulaşırız. Yani diyebiliriz ki her aile birer eğitim-öğretim kurumudur. Aslında aile her şeydir. Daha sonra okul da bir aile olabilir, bu tabiidir. Fakat birey okula da aile içerisinde hazırlanır.
Yazımızı eğitim-öğretimin ailede başlaması üzerine şekillendirirsek hem okul öncesi çağını hem okula başlama zamanını hem de okul çağı esnasında yaşanan sorunların temelini görme fırsatı bulabiliriz diye düşünüyorum. Öğretimin eğitimden önce tutulduğu yeni çağda, eğitime öncelik vermenin bizi aydınlatacağını ve sorunlarımızı azaltacağını düşünüyorum. En basit tabirle, birçok kişinin bulunduğu bir ortamda başkasını rahatsız etmeme davranışını henüz öğrenemeyen bir çocuğun alfabeyi öğrenmekte –öğretileni almakta- zorlanacağını hepimiz tahmin edebiliriz.

Bebekler doğduklarından 5-6 ay sonrasında sürdürülebilir bilinçli öğrenmeler gerçekleştirmeye başlarlar. Bence eğitim tam da o esnada başlar. Hepimiz biliriz, her ağladığında kucağa alınan bir bebek hoşuna giden bu durumu tekrar tekrar ister, ailesi zorlansa bile bir kere alıştırmıştır. Ama gerçekten bebeğin ihtiyaçlarına duyarlı bir ebeveynin onun ne zaman gerçekten kucağa alınması gerektiğini bilerek zaman zaman onun ağlamalarını –elbette ona zarar vermeyecek kadar- görmezden gelebilmesi gerekir. Bu sayede bebek, her istediğinin her zaman olmayacağı anlayışını daha o zamandan geliştirmiş olur.

Az çocuk sayısı günümüzde çocuklara verilen önemin artmasına sebep olmuştur. Bu yüzden çocuklar hem küçük ailede hem büyük baba-annelerin oluşturduğu büyük ailelerde gereğinden fazla değer görmektedir. Elde ettiğinde mutlu olacağı her türlü arzu, teknolojik imkanlar, sağlıksız abur cubur yiyecekler mecburi(!) olarak önüne sunulur. Birçok gereksinimini kendisi yapacak olgunluğa eriştiği halde her isteği onun için yapılmaktadır. Böyle bir çocuğun yaşama hazırlık için beceri geliştirmesi elbette beklenemez. Çünkü o bir prensestir ve herkes onun her isteğini o söylemeden yapmalıdır. Bir öğretmenin bakımındaki (!) kendisiyle aynı değerdeki (!) 30-35 kişilik bir sınıfa girdiğinde de kesinlikle aynı muameleyi görmelidir. Yoksa okul fobisi, evden ayrılma korkusu, anneyi-babayı bir daha görememe kaygısı, öğrenme güçlükleri, altına kaçırma problemleri, tikler, dikkat eksiklikleri, daha önce olmayan kardeş kıskançlıkları bittabi baş gösterir.

Bizler, ‘hayır’ cevabına alışık, ağlayıp ağlayıp kendiliğimizden susmasını bilen bir nesil olarak ne kadar da büyük bir lütfa sahipmişiz, günümüz okul neslini görünce anlıyorum. Okul= sorumluluk ’tur. Okul=sorunlarla başa çıkabilme kapasitesidir. Okul=yaşama hazırlıktır.

Bilim çağında her çocuk okul yolundan geçmek zorunda ise bizler o zorunluluğu fırsata çevirmek için çabalamalıyız. Bunu ise ailelerin çocuklarına verdiği değeri ne çok ne az değil, dengede tutmaları ile sağlayabiliriz. Aileler önce çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayarak onlara güvenli bir hayatın varlığını göstermeli, ardından kendi ihtiyaçlarını nasıl karşılayacaklarını öğretmeli ve sonra onlara bunları deneyimlemeleri için izin vermelidirler. Tuvalet eğitimini örnek verecek olursak, 2-2 buçuk yaşına kadar altına bez bağlanan bir çocuk, bu süreden sonra bakım verenin desteğiyle bezinden kurtulup tuvaletini nasıl yapması gerektiğini öğrenerek sonrasında bağımsızca bu alışkanlığını sürdürür. Eğer anne-baba o çocuğun öğrenme sürecinde etrafı kirletmesine izin vermeseydi o çocuk o davranışı hiç öğrenmeyecekti. Aynı şekilde eğer öğrense bile biz bez bağlamaya devam etseydik o çocuk tuvalet eğitiminin gerekliliğini anlamaz ve zaten uygulayamazdı çünkü kasları gelişemezdi. Benzer durum markette istediği olana kadar ortalığı darmaduman eden çocuklar için de geçerlidir. Bir kez iki kez o kriz anlarına sabrettiğimizde çocuk her istediğinin her zaman olmayacağını ve ağlayarak ihtiyacı olmayan bir şeyi elde etmemesi gerektiğini öğrenecektir.

Yani çocuk adım adım hayata hazırlanmayı ailesinden görür. Hazırlanırken de bazı kurallara uyması gerekliliğini anlar. Hayat her zaman tatlı değildir. Sınırsızca çizgi film izleyeceği, istediği zaman uyuyup uyanacağı, her abur cuburun önüne geleceği, kızmak şöyle dursun sürekli pohpohlandığı bir dünyada yaşamayacak her zaman. Beynini zorlayan şeyleri öğreneceğini, sabah erkenden sıcak yatağından kalkıp sert sıralara gideceğini, beslenme saatinde herkesin standart şeyler yediği zamanı, kurallara uymazsa cezalandırılacağını, aferinin mutlu olmak için yeterli olabileceğini de bilmelidir.

Tüm zamanlar, tüm ilimler, tüm bilimler, tüm dinler, tüm öğretiler, tüm ahlak kuralları, tüm felsefeler insanın içindeki asi tarafın dizginlenmesini yani ‘nefis terbiyesini’ öğütlerler. İşte iyi yanların geliştirilirken kötü yanların ehlileştirilmesi ailede başlar. Ve işte bu yüzden bir çocuk dünyaya getiren her insanın önce kendisinin eksikliğini fark edip düzeltmesi ardından da çocuğunun eğitimine eğilmesini öneriyoruz.
Dileriz, güzel ailelerde güzel çocuklar yetişir. Dünyamız güzelleşir.

Psk. Dan. Ravza Nur EZER

Yazı altı reklam
PAYLAŞ
Önceki İçerikNEFES
Sonraki İçerikGünyüzü

CEVAP VER