RUHUN TUTSAĞI; “Ben”

0
203
reklamlar
Yazı arası Reklam

İnsan hep modern olanın tutsağı mıdır? Yalnızca maddenin ve bilimin tutsağı mıyız? Fikir üretememek, yönlendirilmeye muhtaç olmak, eğitimsizlik gibi prangaları mı taşıyoruz, bileklerimizde? Kendi kendimize konuşurken ‘en çok neyin tutsağıyız’ diye sorduk mu hiç? Yani tutsak (!) özgürce hareketine engel olunan kimse.
Modern çağın tutsak edenlerini düşündüğümüzde aklımıza birçok kelepçe geliyor. En gözde olanları telefonlar, sosyal medya, sanal oyunlar ve televizyon… Peki ya hiç kendi tutsaklığımızın kendimizde olduğunu düşünüyor muyuz? Kocaman bir “ben ’in” içine sığdırdığımız hayatımızı görüyor muyuz? Baktığımız her olay ‘ben’ in penceresinden güzelse güzel, tattığımız yine ‘ben’ in penceresinden gördüğümüz, ekşi ya da tatlılıkta. Yaşadığımız bir olay, bir durum “ben ’in” süzgecinden hangi ayarda çıkarsa o nispette değerli olmuyor mu sizce de?
Mesela; yaşanan bir durum, bir toplumun ‘ben’ süzgecinden geçerek renk kazanıyor. Kimi aynı durumu bir velinimet bilirken kimi bir nasihat kimi musibet olarak görüyor. Ancak durumun gerçekleştiği tek bir kaynak var ve biz bunu görmekte eksik kalıyoruz. Kaynağı gören kurtuluşa eriyor. Şelaleyi düşünelim; akarsulardan topluyor suyunu. Kırılma noktasına geldiğinde hızla kendini salıyor. İlk düştüğü toprak aşınıyor, toprak için bir bela olarak görülüyor bu aşınma. Çağlıyor şelale, hızla suyundan sıçrattığı çimen için yeşerten bir memba oluyor, nimet oluyor. Oysa düşen su, toprağı aşındıran da, çiçek açtıranda yine su…
İki kadın, iki anne, iki cennet yurdu. Karşılıklı çarpıştıkları bir trafik kazası geçiriyorlar. Çarpmanın etkisiyle iki ailenin de 4 yaşında olan kız çocukları vefat ediyor. Ciğerin yanmaması ne mümkün? Elbet her iki ciğerde köz, kor, duman… Annelerden biri için hayat bundan sonra ha var ha yok. Evladını yitirdi çünkü. Bin bir isyan; “ben’im” olanı yitirdi. Artık onun sahibi olduğu evlat yok. Hayatın bir anlamı yok. Geride kalan iki evladına annelik yapacak dermanı yok kalbinin. Diğer anne ise; yine çok acılı ama “Rabbim” diyor. “Sen’ in” bize emanetindi. Şimdi geri aldın. Bize dayanma gücü ver.” Onun değildi ki! Hayat Bahşedenin (cc) emanetiydi. Olayı vuku bulduran Mevla (cc) olay sahibi Mevla (cc).
“La Faile İllallah…”
Hayat bin bir yaşanmışlıkla dolu. Dünyada oluşumuzun bir gayesi de yaşamak, yürümek, yolda olmak. Yaşamak; tamamı ile yürümek ve hep ileriye doğru seyreden bir yürüyüş. Geriye dönüş yok. Geçtiğin yerler, yıllar, sokaklar, olaylar artık toz duman. Geri adım atacak bir zemin yok. Geçtiğin yol yok oluyor.
Kendi kendine söyleniyor. ‘ben bunu hak etmedim’. Sormuyor kendisine ‘ben neyi hak edebilirim ki?’ Kişi neyi hak edebilir? Hayatı, varlığı, benliği, bedeni Yaratan (cc) tarafından halk edilmişken kişi neyi hak edebilir? Hiçbir şeyi. Sadece kendine verilen nimetlere şükreder. Ancak ‘ben’ tutsağına takılmış kişi, kendini öylesine önemli bir yere koymuştur ki, hayatın içinde ondan başka önemli hiçbir şey olamaz. Öyle görür. ‘bence bu böyle olmalıydı’ diye başlar cümleye. “ Ben’ce ye ” uygun olmayan her durum, kişiyi mutsuz, huzursuz eder. Kendi mutlu olmayanın, etrafındakileri mutlu etmesi tabiî ki beklenebilecek bir durum değildir. Kendi mutsuzluğunun üzerine, iletişim halinde olduğu herkesin de mutsuzluğuna sebep olarak çığ gibi büyütür “Ben’ini”.
Yaşanan ve karşılaşılan her ne olursa olsun kaynağı bilindiğinde, tanındığında; aslında en büyük acılara, hayal kırıklıklarına neden olan durumları bile kolayca aşabiliyoruz. Çünkü “La Faile İllallah” olayların faili Allah’tan başkası değildir. Allah (cc) kuluna neyi verdiyse, o en hayırlı olanıdır. Belki çok hayalî geliyor. Çayı koyarken eline boca ediyorsun kaynar suyu “Allah kahretsin” nidalarıyla acını hafifletemediğin gibi o an sinirle gerilen tüm kasların daha da açı çekmene neden oluyor. Bu da aslında dolaylı olarak, kişinin benliğini, bedenini ne kadar sahiplenip ön plana çıkardığının, “ben” putuna ne kadar kıymet verdiğinin kocaman bir göstergesi durumuna geliyor. Ateşe “serin ol” emrini verip, Hz. İbrahim’i yakmayanın Mevla (cc) olduğunu idrak edenler, eli yanınca bile Mevla’ya tevekkülü elden bırakmadığından, kasları gerilmiyor. Başına gelene razı oluyor. Musibet gibi görünen hali bile rahmete dönüştürebiliyor.
Geleceği görebilmek ancak gençlere bakarak mümkündür. Gençlerin bugün en büyük tutakları teknolojiyi uygunsuz kullanmak ve maalesef madde kullanımıdır. Teknolojiyi yanlış kullanım, istatistiklere göre, özellikle spor ve sanatsal faaliyetlere yönlendirilerek doğruya dönebiliyor. Madde bağımlılığı konusunda, bireyin isteği ailesinin desteği, çok büyük psikolojik ve biyolojik tedaviden sonra, şartlar iyileştirilmek koşuluyla çözülebiliyor. Ancak çok derine inilen bir fiziki tedavi ve travma süreci tıp doktorları tarafından takip ediliyor. Ciddi bir tedavi süreci izleniyor. Kişiyi bu tutsaklara iten sebeplerin başında; çaresiz hissedişi, iç huzursuzluğu ve en önemlisi tatminsizlik geliyor. Burada konumuz olan “ben’lik” prangamıza bir yol uzanıyor. Birçoğumuz “ben” denen bu tutsak aracının farkında bile olmuyoruz. Bizi hayatın en mutsuz köşesine iten kelepçemizi çoğu zaman tanımıyoruz. Tanıdığımızda belki çaresi için doktor arayacağız ama biz henüz böyle bir tutsağımız olduğunu bilmiyoruz.
Bugün toplum değerlendirildiğinde en büyük problemin psikolojik sorunlar olduğu; hatta insanların bu problem sonucunda TV vb. maddesel tutsaklara yöneldiğini görüyoruz. Aslında aranılan iç huzur. İç huzur yakalandığında, biyolojik rahatsızlıklarında ciddi oranda azıldığı görülüyor. Peki, iç huzur nasıl yakalanır? Mevcut olan “ben” süzgecimizin kevgirini genişleterek ya da ortadan kaldırarak sağlanabilir. İnsan “ben” demekten vazgeçtiğinde razı olmayı öğreniyor. Razı olduğunda, kendisini üzecek etmenler hafifliyor. Razı olduğunda, razı olunuyor. Aslında bir çorap söküğü gibi peşi sıra güzellikler sıralanıyor.
Her işin failinin Allah (cc) olduğunu bilmek; sebepleri, kişileri sorumlu tutmaktan alıkoyuyor bizi. Aslında insan biraz kendine döndürüyor. “Falanca bana bunu yaptı” diyeceğine; “bunun yaşanmasına vesile hangi davranışım oldu” demeye başlıyor. Bu da bizi bir sünneti seniyyeyi yaşamaya götürüyor. Kendi kusuru ile ilgilenmekten, başkasının kusurunu göremiyor zamanla insan.
Dikkat edersek hayat domino taşı gibi birbirini takip ediyor. Güzellikler güzellikleri, olumsuz duygularda olumsuz duyguları doğuruyor. Dönüp en başa yöneldiğimizde bizim modern tutsaklarımızı hep “ben” oluşturduğunu görüyoruz. “ben” tedavi edildiğinde tutsaklar da zamanla çözülüyor. Peki, bu “ben’i” tanımak, kurtulmak kolay mı ya da yolu ne? Kişisel kanaatimce bu tutsaktan kurtulmanın en kolay yolu; Kamil bir Mürşide bent olmaktan geçiyor.
Sorunu bilmek için onunla tanışmak gerekiyor. Mevcut olan bir sorunla ancak içimize yönelerek tanışabiliyoruz. Bu yol, bu silsile zamanla kişiyi kendini bilmeye, oradan da Rabbini bilmeye götürüyor. Rabbin’i bilen biri için artık tutsaktan söz etmeye lüzum kalmıyor.

Vesselam…

Merve Diken

Yazı altı reklam

CEVAP VER