Hoşgörü Ekseninde Dünya

0
492
reklamlar
Yazı arası Reklam

Hoşgörü, Peygamer sav’in sünnetidir. Hoşgörü, insanı insan yapan özelliklerin başında gelir. Çünkü kendinden olmayana saygı gösterip görüşlerine değer veriyor onun yaşama hakkını riayet ediyorsun. Aksi taktirde vahşi doğada yaşayan hayvanlar misali ‘gücü yeten yetene kanunu’ uygulanırsa insanlar arasında o zaman kaos ve kargaşa aynı zamanda tüm insanların özgürlük alanları kısıtlanmış olacaktır. Bu tip hoşgörünün rafa kaldırılmasının hakim olmadığı düşünce ve fikirler daha çok geri kalmış ülkelerde ve gelişmekte olan ülkelerde, ekonomik krizlerin yoğun olarak yaşandığı toplumlarda meydana geliyor. Bunların başında mutlak monarşi, kırallık ve darbelerle yönetilen ülkeler gösterilebilir. Bir kesimin iktidar olup veyahut ekonomik olarak daha güçlü hale geldiği toplumda kendisinden ekonomik ve kitle gücü olarak daha aşağıda olanı hor görmek, itip kakmak ya da haklarını gasp etmek gibi fiillerle meydana gelir. Örneğin, eğitim hakkının elinden alınması, ekonomik refah seviyesinin engellenmesi veya siyasi olarak herhangi bir baskının meydana gelmesi bunların başında gelir. Bu tür olaylar sadece ülke içinde meydana gelmeyip dünyanın genelinde de insanların haklarının gasp edilmesi olayları yaşanmaktadır. İleri düzeyde askeri güce sahip olan bir ülkenin fakir bir ülkeyi işgal etmesi örnek verilebilir. Buna ekonomik ya da kültürel, siyasi baskılar da örnek gösterilebilir. İnsanları kendi tahakkümü altında yaşatmak ve uyguladıkları, istedikleri görüş ve ideolojilere göre şekillenmesi istenir. Dünyada ‘hoşgörü’ kavramı maalesef işlenmeyip tamamen adalet ve insanlık gibi üstü örtülmüş şekilde olurken İslam Medeniyeti’nde’ bu durum nasıldı? Nasıl olması gerekiyor? Şu an öyle bir durum var mı? İnsanlara hoşgörü dediğimiz kavramlarla yaklaşılıyor mu?

İslam Medeniyeti’nin kurucusu ve onu dünyanın en mükemmel fikri haline getiren hiç şüphesiz Hazreti Muhammed sav’in kendisidir. O sav insanlara hoşgörülü davranmayı bizlere Medine Devleti’nde de Mekke’nin Fethinden sonra da hayatından bir çok kesitle göstermiştir. Örneğin Medine’de Yahudi ve Hristiyan kabilelerin yaşama, ticaret ve eğitim gibi temel insani hak ve hürriyetlerinin elinden alınmadığı gibi bunların korunması için de hükümler verdiği aşikardır. Mekke döneminde de aynı şekilde müşriklerden eman dileyen (teslim olan) kişilerin öldürülmeyeceği emredilmiştir. Arap Coğrafyası’nda zuhur eden Peygamber sav’in onca kibirli ve güçlü insanlar arasında en güvenilir kişi olarak Muhammed’ül Emin sav sıfatıyla anılması tesadüfi bir olay değildir. Müslüman’ın elinden, dilinden emin olması gerektiği konusunu bizlere yaşantısında bir çok örnekle aktaran Efendimiz sav’in ümmeti olan bizler birbirimizle savaşıyor ve birbirimizi öldürüyoruz. Aldığımız referans da yine Hazreti Muhammed sav oluyor.

Irkçılık, mezhepcilik, ulusçuluk ve benzeri tüm gayri ahlaki olan ayrışmaların tümünü kökten yasaklayan Efendimiz sav hangi bir tarafa referans olacağını Veda Hutbesi’nde net olarak belirtmiştir. Fakat Müslümanlar buna rağmen her yola başvurmuş, kötülük, zulüm ve fesat kazanında yanıp bitmiş durumdalar. Alınması gereken referansın Kur’an-ı Kerim ve Resulullah sav’in hayatı olması gerekirken bizlere ne oldu da Emperyal, Siyonist ve Avrupai akımların ırkçılık ve mezhepçilik görüşlerini aldık da referans eyledik kendimize.

Kadınları emanet olarak bırakan, hayvanlara sahip çıkılması gerektiğini bir çok yerde zikreden bir dinin mensupları olarak ne oldu da bize bu gün en çok katlettiğimiz ve hor gördüklerimiz arasında kadınlar ve -affedersiniz aynı cümle içinde kullanmaktan dahi utanıyorum-hayvanlar yer alıyor. Hangi dine mensubuz? Ya da Peygamberimiz kim?

İslam Coğrafyası’nda yaşayan Müslümanlar maalesef hoşgörü konusunda sınıfta kaldılar. Kendi ırkından olmayanları dışlamak, kendi mezhebinden olmayanları katletmek ve kendi ideolojilerini kabul etmedikleri için bir yerlerin adamı ya da köpeği olmakla itham etmek dışında herhangi bir iletişim kurabilmiş değiller.
Orta Doğu, Orta ve Kuzey Afrika ve Güneydoğu Asya ülkelerinde yaşayan Müslümanların gördükleri zulmün ekseriyeti kendi inancına sahip Müslümanlar tarafından ya katlediliyor ya da katledilmesine göz yumuluyor. Afrika’da aç kalan insanın da Orta Doğu’da ölen ya da tecavüz edilen kızın da tek sorumlusu elbette ki emperyalizm ya da siyonizm değildir. Bunların en başında Müslüman devletlerin birbirleri arasındaki meseleleri hoşgörü yani kendi aralarındaki ihtilaflı olan sorunlardan daha çok ittifak ettikleri noktalara bakamadıkları içindir. Yemen’in Suud tarafından katledilmesi, Suriye ve Irak’ta kendi görüşlerini kabul etmedikleri için yine Müslüman İran, Irak ve Hizbullah tarafından katledilen Müslümanlar hoşgörüsüz ve sahiplenilmenin olmadığını bize çok net gösteriyor.

Dinimizde hoşgörü temel ahlaki değerler arasında ilk sırada olmasına karşın şiddetle söylemek gerekir ki daha çok birbirimizi dışlamak veya birilerinin maşası, köpeği ya da adamı olmakla itham etmekteyiz. Sezai Karakoç’un da zikrettiği gibi ‘İslam’ın parçalanmışlık sorunu’ gibi bir yokoluşun olduğu dünyada savaşların ya da ithamlardan çok hoşgörü havasının hakim olması gerekmektedir.

Rabbim bizleri tüm insanların yaşama ve temel hak hürriyetlerine saygı gösteren ve koruyup kollayan kullardan eylesin.

Muhittin Uymaz

Yazı altı reklam

CEVAP VER