Yüzleşme

0
409
reklamlar
Yazı arası Reklam

Bize ne başkasının ölümünden demeyiz
çünkü başka insanların ölümü
en gizli mesleğidir hepimizin
başka ölümler çeker bizi
ve bazen başkaları
ölümü çeker bizim için.

Ölümü bu dizelere sığdırmıştı İsmet Özel. Başkalarının ölümünü. Bizden öte bir şeymiş gibi gelen ölümü, yani hakikati. Evet, ölüm böyle bir şeydi işte ve biz kendimize bir türlü yakıştıramıyorduk nedense. Veya kendimizi “ölüm” denen o ebedi fotoğrafta görmek istemiyor, tanımadığımız insanlara ölümü yakıştırarak yazıklanmak istiyorduk. Ama yine de ölüm o andan itibaren, derinden derine süzülüyordu damarlarımıza. Uzun diyarlardan akıp süzülen bir damla su gibi dolduruyordu beynimizin boşluklarını. Ruhumuzdaki o derin boşluğu ölüm dolduruyordu işte bütün anlamıyla. Artık ruhumuz ve beynimiz dopdoluydu ölüm bilinciyle. Başkalarının ölümü bize dokunmuş, bir yerlerimizi incitmiş, içimizdeki ölüm korkusunu kaşımıştı bir kere. Hele o “başkaları” çok da uzak değilse bizden, daha bir anlam katıyordu artık bize ölüm. Ölümün soğuk yüzü daha bir sert değiyordu yüreklerimize.

Televizyonlarda tanımadığımız insanlara ait ölüm haberleri, gazetede gözümüze birdenbire sokulan ölüm ilanları, yerel bir radyodan, yahut bir cami minaresinden süzülen garip bir mevtanın künyesi ne kadar da ilgilendirmese bizi, biz ne kadar da kaçsak ölüm gerçeğinden, nafile; çünkü ölüm gelip bizi buluyor ve hiç ummadığımız bir anda başköşeye kuruluyordu.

Başkalarının ölümüyle daha bir hayat buluyorduk belki de. Bir insanın bedeninin renksiz gazete kâğıtları ile sarılması,yahut yanı başımızdan sessiz sedasız birkaç el üstünde soğuk tabutun ilerlemesi hep bir yanımızı ölümle dolduruyordu. Bize ölümü hatırlatan o kareleri hayatımızdan çıkarıp atmaya kadir değildik, sonsuz çabalara girmemiz de boşunaydı. Ölüm içimize içimize girmişti çünkü. Ölüm bize kendini en derinden duyurmuştu.

Ve şimdi yeni baştan başlıyorduk kitabı okumaya. Bitirdiğimiz yerden hem de. Yeniden. Yeniden ölümle kendimize gelip, ölümle dirilip, ölümle yaşlanıp gitmeliydiko halde bu garip hayat yolculuğunda. Bu garip hayat yolculuğunda sarsılarak anlamalıydık aldandığımızı. Hayat denilen bu muammanın hiçbir şeye değmeyeceğini, bir gün bizim de göçüp gideceğimizi ve şu ana kadar derin bir yanılgı içerisinde yaşadığımızı başkalarının ölümü daha iyi anlatıyordu bize. Ve biz, “Bize ne başkasının ölümünden” demiyorduk, diyemiyorduk.

Ölüm bir şey anlatıyordu çünkü bize. Ölüm bize birçok şey anlatıyordu. Bizi hizaya çekiyor, ayar veriyordu bize. Benliğimizi eritmeye çalışarak yeni bir yaşam alanı kurguluyorduk kafamızda. Hayatın rengi değişiyordu birdenbire. Hayat bir sayfadan bir başka sayfaya itiyordu bizi. Bunu anlayıp, bu gerçekle hakikatin kapısını çalmaya başlıyorduk.

Ölüm, yıkılmasıydı bir duvarın,anlıyorduk artık. Bir ağacın devrilmesi, güneşin habersizce batması, ayın sessiz sedasız kararmasıydı. Bir insanın susması, suskunluklara gömmesiydi bedenini. Suskunluktu boylu boyunca ölüm. Suskunluğa ram olmaktı.

Ve bir sorgular silsilesi gelip yapışıveriyordu ruhumuza:

Hayat nedir, biz nereye gidiyor, neden böyle ölmeyecek gibi davranıyorduk?Şimdi ölüp giden o başkaları, daha dün yanı başımızda değil miydi?Gibi… Hayat gibi, hakikat gibi gerçek sorular gelip üşüşüyordu işte beynimizin ücralarına. İşte o zaman anlıyorduk ki ölümdür bizi hüzne boğan, uzun uzun susturan, ruhumuzda bizden bile saklı duran. Ölümdür hayatın tüm renklerini solduran, kelimeleri asalak bir edayla havada donduran, karıncaları boğuşturan… Ölümdür hayatlarımıza gizliden gizliye sokulan, bizi kendimizle buluşturan, barıştıran ve bize kendimizi anlatan.

Bir ihtiyarın bakışlarında buluyorduk işte ölümü. Sahipsiz bir sokak kedisinin susuşunda, yeni doğan bir çocuğun çığlığında buluyorduk. Yetim bir çocuğun gözleri bazen tek başına anlatıyordu bize ölümü. Kendimize gelmeye çabalayarak, hayatımızda geçen sayfaların ruhunu anlayıp yeni bir bakış geliştiriyorduk kendimize. Ölecekmiş gibi yaşamaya başlıyorduk mesela. Ölecekmiş gibi davranıyorduk saksıdaki çiçeğe, yokuşlarda bekleyen ağaca, rengi bulanan okyanusa, merdiven başında somurtan çocuğa…

Ve derinlemesine anlatıyordu bize ölüm, hakikat olan o gerçeği, yani bu yolculuğun henüz bitmediğini…

Muhittin Bulut

Yazı altı reklam
PAYLAŞ
Önceki İçerikYEDİĞİMİZ EN BÜYÜK DARBE
Sonraki İçerikKudüs

CEVAP VER