Ölüm Sana Yakışmadı

0
2106
reklamlar
Yazı arası Reklam

Böyle yazdı gazeteler. Ölüm sana yakışmadı. Ne kadar anlamsız bir cümle… Ölüm kime yakışır ki? Yaşlı yahut çirkin birine mi? Bir fakire ya da dermansız hastalık çekenlere mi? Ölüm kimseye yakışmaz. Ölenin mutlaka bir seveni vardır ve seven kişi, yani kalbine ateş, gönlüne hasret düşen yakıştırmaz o ölümü. Hâl ve şart ne olursa olsun.

Ölüm sana yakışmadı diye yazdı gazeteler. Sevdiğini gazetede görmek, hele de ölüm ilanıyla görmek ne garip. Ölüm sana yakışmamış. Yakışsaymış olurmuş gibi. Sanki ölüm yeni moda bir şapkaymış gibi.

Öldün gazetelere haber oldun. Ben yakışmadığından değil beni yalnız bıraktığından kızgınım sana. De ki “zaten yalnız değil miydin, sen bilerek ve isteyerek seçmedin mi yalnız kalmayı, ardını dönüp gitmedin mi? Sevginin yetmediği yerler var demedin mi? “ Olsun, en azından istesem görebileceğimi biliyordum.

Ömrümde ilk kez bir cenazeye katıldım. Bilirsin Reşat abinin cenazesine bile gitmedim ben. Ölüm benim kabullenebildiğim bir durum değil. Ne yani, Beden aynı beden değil mi, öldü demek ne demek! Beden değil ruhsa insan, o halde cenaze töreni anlamsız bir durum. Yine de katıldım cenazene. Sana yakışmadığından olsa gerek hayli kalabalıktı. Tabut diyorlar bir kutu var, ona koymuşlar seni. Nedense gözlerinin açık olduğunu ve o kutuda sıkıldığını düşündüm. Uzun, ince, sevimsiz bir oğlan, o kutuyu sanki canlıymış gibi okşayıp duruyordu. Çok ağlıyordu. Demek buymuş sevgilin. Sevdiğinden mi yoksa kendi hatası sebebiyle ölmenden mi muzdaripti bilemedim. Hoca geldi bir şeyler anlattı. Çok dikkatli dinleyemedim. Sonra “Hakkınızı helal ediyor musunuz? “ diye sordu ahaliye. Cemaat-i müslimin büyük bir coşkuyla helal ettiler haklarını sana.

Her birinde kim bilir ne hakların vardı yahut onların sende. Bir bardak su da haktır, içten bir gülümseme de. Kimi zaman söylenen, kimi zaman kalbi kırılmasın diye söylenmeyen bir doğru da, haktır elbette.

İçim titreyerek sessizce sordum sana,
-“Hakkını helal ediyor musun bana? Cevap vermedin.

Annen çok perişandı. Göz göze geldik, içimi yaktı gözleri. Binlerce anı gelip geçti gözlerimin önünden. Gözlerin geldi mesela, küçücük ama pırıl pırıl. İçinden ışık geçen gözlerin. Gözlerini kırpıştırırken bütün yüzün ve hatta burnun kırışırdı. Cenazede gülümsenir mi hiç? Gülümsedim.

Sıra seni ya da senden geriye kalan bedenini toprağa vermeye geldi. Son ana kadar buna inanmadım. Bir oyun sergileniyordu ve birazdan çıkıp gidecektik buradan. O kuru ve hiçte kara olmayan toprağa seni gerçekten bırakacağımızı hiç düşünmedim. Ben mezarlara konan toprağı nedense simsiyah, yumuşacık sanırdım. Hani baharda balkonuna rengârenk saksılara çiçekler ekerdik bin bir çeşit. Seradan alırdık toprağını, onun gibi sanırdım, oysa inşaat toprağı gibiydi mezarına konan. Seni kutudan çıkardılar, yüzünü ve o güzel bahar kokulu saçlarını son kez göreceğimi sanmıştım. Sıkı sıkı sarıp bağlamışlar. Abin mezara atladı, seni ona uzattılar. Abin ve oraya ne zaman girdiğini anlamadığım bir kişi daha sanki uykuya dalacakmışsın gibi seni oraya yatırdılar. Başını okşadı abin ve donuk bir yüzle atlayıp çıktı yanından. Seni orada yapayalnız bıraktı. Sonra inanamadığım bir şekilde küreklerle toprak atmaya başladılar üzerine. Dedim ya toprağı hiç beğenmedim. Sevgilin olduğunu sandığım o oğlan bir avuç toprak attı arada. Bu bir gelenek belli ki. Ben de atmak istedim, kıpırdayamadım yerimden. Hoca buraya da gelmiş. Aynı hoca değil belki de. Hepsi birbirine mi benziyor ne! Aynı kostüm, sakal bıyık aynı şekilde, kafasında ki o dini şapka adını bilemedim. O bile aynı. Bir şeyler okumaya başladı. İnsanın içine ılık ılık bir şeyler dolduran bir ezgiyle, keder gibi, merhamet gibi, aşk gibi, özlemek gibi bir hisle dinledim. Gözlerin gözlerimdeydi. O yüzden kapalıydı gözlerim. Hoca okurken teker teker gitti insanlar. En sonunda hoca da gitti. Bir tek ben kaldım. Gelip diz çöktüm yanı başında.

Usulca sordum,
-Elif, bana hakkını helal ediyor musun?
Cevap vermedin.
Gün kararana kadar oturup bekledim. Ses vermedin.
Haklıydın belki, kızgındın, kırgındın, affetmeni beklemedim. Ama en azından bir cevap verebilirdin. Vermedin. Canın sağ olsun dedim kalkarken. Söylediğimin anlamsızlığı ve senin artık bir canın olmadığı fikri sarstı beni yeniden.

En uzun yolu kullanarak eve gittim. Evin ışıkları yanıyordu. Daha yukarı çıkmadan gözüm kapalı biliyorum evdeki her şeyi, mis gibi yemeklerin kokusu mutfakta yükseliyordur, sofra hazırdır. Benim bıcırık kulağı kapıda, elinde kumanda, saçları kıvır-kıvır beni bekliyordur. Terliklerim kapıya yakın hazır edilmiştir.

Kızım gürültüyle açtı kapıyı. Açar açmaz da konuşmaya başladı. Karım beni rahat bırakmasını söyledi ve bana dönüp” ne bu halin toz toprak içinde kalmışsın.” diyerek beni banyoya yöneltti. Sormadı ne oldu diye, sormazdı. Hiçbir zaman sormadı.

Buz gibi suyu çarptım yüzüme, aynada halimi görmek üzere baktım, gördüğüm sendin. Yüzün solgundu. Saçların yine güzeldi. Mütebessimdin. Üzerinde son günkü elbisen, hani küçük çiçekleri olan.
– Üşürsün, dedim. Üşürdün hep. Yaz akşamlarında bile. Kolumun altından girip, göğsüme sığınırdın. Isıt beni derdin. Çabuk ısıt…
Gülümsedin sadece.

-Bana hakkını helal ediyor musun Elif, dedim. Ayrıldığımızdan beri ilk kez doldu gözlerim, süzüldü yaşlar.
-Ederim babişim ederim merak etme, dedi kızım, irkildim.
-Ederim ama bana televizyon seyrettirirsen.
Gülümsedin sadece. Kızımın başını okşadın, bana doğru yürüdün. Sandım ki son bir kez sarılacaksın.
İçimden geçtin. Göçtün. Gittin…

Yeşim Monus

Yazı altı reklam
PAYLAŞ
Önceki İçerikKudüs
Sonraki İçerikHafız İsmail Biçer

CEVAP VER