KEVNÎ ve İÇTİMAÎ ZEMİNE MUHATABİYET veya AYDINLANMA ve AYDINLATMA ŞUURU

0
450
reklamlar
Yazı arası Reklam

Yaratıldığı günden bu yana zeminin içinde ve üstünde bir dest-i gaybî tarafından zerrat cevelana, mevcudat seyerana, hayvanat seyelana ve seyyarat deverana getiriliyor. Kâinat, bu faaliyetlerle aslında fasılasız bir şekilde sarihen konuşturuluyor, ayâtşeffaf bir şekilde kâinatın üzerine yazdırılıyor vebu ayetler, işiten bütün kulaklar için âlem-i mülk üzerinden sessizce seslendiriliyor iken, kulaklarımızın dibinde, gözlerimizin önünde ve dimağımızın idrak zemininde cereyan eden bu ahval-i hayretfeza ve bu inkılabat-ı ahiretnuma ile hakkıyla hemhal olmama-olamama, ne talihsizliktir!…

Mazisi, hali ve atisiyle üzerinde imrar-ı ömür ettiğimiz ve edeceğimiz coğrafyamızı hakkıyla tanıyamama, tanımaya teşebbüs etmeme… İster tabiî olsun isterse içtimaî, tefekkür âlemimiz, beslenme matbahımız, hane-i muvakkatimiz ve saha-yı sergüzeşt-i hayatımız olan zeminimizi ve zenginliklerini fark etmeye tevessül etmeme ne talihsizliktir!…
Hâlbuki nice zaman, asgarıyla ve kübrasıyla varlığın bütün tabakalarına işlenen motif ve nakışlarla münakkaş, tekevvün ve teşekkül safhalarındaki ahenkle mütenasip, varlıktaki mükemmelliğe doğru her sıçrayış ve her ilerleyişle mütekâmil olarak, bu levhaların Nakkaşının, bu nizamların Nâzımının ve bu kemâllerin Mükemmilinin bendesi, meftunu ve dilbestesiydik. Dilbestesiydik de, kâinatta parlayan her ışıklı isimle aydınlanır, her gamze çakan nurlu unvanla tenevvür olur durur idik…

Definelerle lebalep olan zeminimizle ve zeminimizin diriltici mesajlarıyla esatirî kahramanlar olduğumuz zaman dilimlerinde irfan, erdem ve adaletten müteşekkil bir yapıya sahiptik. Bu yapımızla öyle faziletli şehirler, öyle erdemli ümranlar kuruyor, öyle huzur toplulukları meydana getiriyorduk ki, asırlar boyu eriştiğimiz bütün çölleri vahalara, rastladığımız bütün vahşetzarları cennet ve lalezarlara, karşılaştığımız bütün yol-usul bilmez toplulukları, dünyanın en medenî ve en nezaketli toplumlarına çeviriyorduk…
Zira içtimaî binamızın yapı taşları maharetli ellerce seçilmiş, taşları birbirine bağlayan harçlar, fazilet ve vahy-i semavî ile karılmış ve duvarlarımız tamamen erdemli ve muttaki ustalarca döşenmişti. Bu yapısıyla onu ne içerideki nefsanî ve şeytanîler, ne de dışarıdaki yabanî ve gayrî medenîler sarsabiliyorlardı. Toplumumuz, o melaike misal haldeyken, dünyanın herhangi bir köşesinde bir tahakküm, bir tagallüp meydana gelmeyegörsün, ezilen bütün halklar, kurtarıcı olarak evvela bu fazilet topluluğunun kahramanlarını yanlarında bulur, yıldırılmak istenen bütün gözler, ufuklarda halaskar olarak onların canfedalarını görürdü. Müstevlilerin pençe-i kahrine düşenne kadar mağdur ve mazlum dünya varsa, onlardan yardım beklerler; onlardan aldıkları istimdatla ancak ayağa kalkar, onlar sayesinde başlarındaki zulmet ve zulümleri dağıtırlardı.
İlim meclislerinden uzaklaşıp kılükal ve gıllügışlarla ufuklarımızı karartalı beş yüz sene olmuş, kimsenin haberi yok… Dünyamızı ışıl ışıl aydınlatan mektep, medrese ve tekke üçgeni tıkanıp kısırlaşalı asırlar geçmiş… Asırlık tecrübelerin birikimi sonucu tasaffi etmiş bir toplum olarak, mümtaz şahsiyet ve hasiyetimizle cihanı şekillendiren bir keyfiyette iken, ne acı ki şu gezegen üzerinde kaç asırdır mezkûr dünya tarafından şekillendirilen bir yapıya dönüşmüşüz…

Bir yandan kökleri zeminin içinde olan enva-i nebatatın dalları, yaprakları, çiçek ve meyveleri üzerinden gamze çakan mana ve ilham yüklü tebessümler, mikroskobiklerinden devasa olanlarına kadar,yerde, gökte ve bu ikisinin arasında yaşayan bilumum zihayatın mühendislik harikası tasarımları, sistemleri,azaları, organ el ve hüceyreleri üzerinden el sallayan diri ve diriltici mesajlar,zerre formatında şekillenenlerden makro formatındakilere kadar bütün cemadatın atom altı, atomik ve astronomik halleri üzerinden sunulan sınırsız medet ve merhametler, bilgiler ve mesajlar basiretimizi, aklımızı ve muhakememizi aydınlatmaya yetiyorken,bir yandan da bütün bilgi, birikim ve tecrübeleriyle birlikte ömürlerini bu varlık âlemini anlamaya, derk ve fehmetmeye çalışarak bu vadide yaptıkları, yazdıkları ve anlattıklarıyla önümüzü ve ufkumuzu aydınlatan başı yüce ve göğe değiklerin,o dar, odünyevî bedenîliğe sığmayıp bir ay, bir güneş gibi ışıl ışıl aydınlatıcı oluşları vebuud-u melekûtla münasebetdar, orayla hemhal veora sakinleriyle adeta kol kola oluşları, bizi uyarmaya, diriltmeye, insan-ı kâmil yapmaya kâfi geliyorken,ikaz veihtar edici, yön ve istikamet verici, on duyumuzla rahatlıkla vakıf olabildiğimiz yol ve hedef gösterici bu altından nurdan levhaları okumayı, hayat yolu üzerinde yerleştirilmiş bulunan bu ışıklı işaret lambalarını görüp uymayı bütün bütün ihmal ettik…

Kim ne derse desin, mezraa-ı ahiretimiz olan bu vatan-ı muvakkatimizi, kazanma ya da kaybetme kulvarımız olan bu meydan-ı imtihanımızı ve bila fasıl matmah-ı nazarımız olan şu levha-i ibretamiz zeminimizi ve atmosferimizi hakkıyla idrak edemedik. Maalesef, içinde çeşit çeşit hazineleri ve bağrında geçmişten yadigâr nice kıvanç verici hatıraları ihtiva eden o altunbaha şahsiyetimizle müsafaha etmedik, edemedik…
Zeminimiz, diriltici hususiyetleri haiz birbirinden farklı iksirleriyle ve mesaj yüklü renk renk çiçeklerle müzeyyen mevsimlik elbiseleriyle her yönden bize el sallıyorken ve bünyesinde setr ve muhafaza etmiş olduğu çeşit çeşit tılsımları, mestur ve mahfuz tuttuğu türlü türlü defineleri bize vermeye hazır ve teşne iken, bizler tubalarla dolu o cennet asa bahçeyi terk eden yedi meftun genç olup, Mehlika Sultanların peşine veya Siyabend-i Silivî olup gakovîlerin ardına düştük…

Hâlbuki hakiki zevkleri kazandıran temel dinamikler, elemsiz lezzetleri sunan vazifeşinas tablacılar, kedersiz sevinçleri yaşatan hakiki mekân-ı mufaddallar ve gerçek saadetleri takdim eden aslî diğerkâmlık ve zenginlikler, bu zeminde mündemiç ve hakikatte nakış nakış bu zemini teşkil etmekte idi.
Fakat ne olduysa oldu; birkaç asır önce ilmî ve içtimaî bir deprem yaşandı; zeminimiz kaymaya, menfi bir tebeddül ve tagayyüre uğrayarak,şahsiyet-i asliyesinden ve mahrek-i hakikisinden uzaklaşmaya başladı… İdarî ve siyasî olarak kendi halimizde yaşıyorken, ahengimiz ve muvazenemiz alt-üst oldu; huzur, barış dolu o sokak ve mahallelerimiz hak ile yeksan oldu…

Hele buna bir de bu asrın başında çıkartılan imanî yangının meydana getirdiği zayiat ve travma eklenince, kandillerimiz birer birer sönmeye, sokak ve caddelerimiz teker teker kararmaya,kaynaklarımız ard arda kirlenmeye ve bunun sonucu çaylarımız ve derelerimiz bulanık akmaya, tarlalarımız nebatat-ı muzırranın istilasına uğramaya, temiz ve safi zahiremiz azalmaya, çeşmelerimiz mikrop yuvasına dönmeye ve ardından evlerimiz ve semtlerimiz revirlere inkılap etmeye başladı.

Hem öyle bir fırtınaya, öyle bir yıkılış ve dökülüşe maruz kaldık ki,her yeri yakıp yıkan o canavara karşı ne karada ayakta kalabilen bir binamız kaldı, ne de kudurmuş o emvaca karşı kararında kalabilen bir sefinemiz…
O gün bugündür kendimize gelemedik, bir araya gelip yekvücut olamadık; yitirdiğimiz gerçek şahsiyetimize erişemedik; içtimaî ve siyasî birliğimizi, adaletli ve faziletli seviyemizi geri kazanamadığımız gibi,bir daha o eski adil, müreffeh ve ahenkli vaziyetimize dönemedik. Bu yüzden de tenzil olunduğumuz tarihî mevki-i muallamızı kazanma yolunu da bir daha bulamadık.

Bütün o zengin ve diriltici potansiyelimiz ve melekelerimizle beş asırdır kafamızı kuma gömmüş uyuyoruz anlayacağınız. Payimal olmuş semalarımız haberiniz varmı, payimal olan nice beslenme kaynaklarımızla beraber?Cılızlaşmış yol gösterici kandillerimiz… Hab-i gafletteyiz nice zamandır, hak ile yeksan olmuş deniz fenerlerimiz,yaklaşırken gark edici tsunami dalgaları…

Vaziyet böyle olunca da, insanımızı canlandıran, bu canlılığıyla onu insanlığa mededkar ve numune-i imtisal yapan adil ve merhametkâr zeminimiz, bizetemiz nefesler aldırıp tüm letaif ve kuvvelerimizi dirilten veharekete geçiren o lahutî atmosferimiz kaç zamandır kirlendi, yararlı olmaktan çıktı ve neredeyse bütün melekelerimize karşı semm-i katil hükmüne geçti.

Her ne kadar mazinin uzun bir etabında üzerinde pek çok zaferlerin elde edildiği zeminin sakinleri olarak,o tarihî başarılarla üstün, örnek ve cihana nizam verici idiysek de, ne acı ki aynı zaman diliminde koca bir Hindistan olarak müstevlilerin pençe-i kahrinden zelil ve gezegenimizin en yaşlı evladı Afrika olarak aç kurtların istilasından meflûç olduğumuzu fark edemedik ve zamanında ve hakkıyla felce uğramış bu bedenlerimize veya kollarımıza el uzatıp tedavi yönelemedik. Topyekûn âlem-i İslam olarak şu ru-yi zeminde vahşi hırsızların meydan-ı cevelanı hengâmındasayd ve ganimet alanı teşkil eden zeminimizin av/müstemleke halini ya fark etmedikya da fark etmek istemedik semmalud dimağ ve muhakemelerimizle.
Bütün bu istibdatlardan, menfiliklerden ve görmezden gelmelerden tevellüt eden ışık geçirmez haymeler, her tarafa yayılmış kollarıyla üstümüzü tamamen kapatmış, fasılasız bir şekilde aydın,diriltici ve arınık semayla alakamızı bütün bütün kesmiş, o menhus ruh-u habis, zulüm ve zulmeteliyle her tarafı bataklığa çevirip bizleri o mikroplu çamura bulamış iken, birçoğumuzun, bırakın cehdedip bu ölümcül tuzaktan kurtulma yollarını aramayı, bu vaziyeti cana minnet sayıp mezkûr pisliği derman diye yüzüne gözüne sürmesi ve/veya menfaatleri ve yükselişleri istikametinde uygun zemin ve fırsat olarak değerlendirmesi,hem kendi adımıza ve hem de insanlık adına tam bir fecaat, tefessüh ve infisah idi…
“Karanlığın en yoğun olduğu an, daima şafaktan hemen öncesidir”tespitinden hareketle, insanlığın ve faziletin gereği olarak bütün bu yozlaşmalara, bütün bu bitiş ve batışlara başkaldırıp insanımızı gerçek hürriyet ve gerçek güneşlerle irtibatlandırmak, hakiki erdem ve mürüvvet iklimlerine eriştirmek isteyen Mevlana Halid gibi, Seyyid Taha gibi, Şeyh Ubeydullah gibi, Bediüzzaman Said Nursî gibi nice Mehdi-misal kametler,üzerimize çökertilen o zifiri karanlıklara inat, bütün aydınlıkları veışık saçıcılıklarıyla ortaya çıkıp şarkı da garbı da serapa nura boğdular…

II.

Bu kalpleri canlandırıcı, ufukları aydınlatıcı ve dimağları kurtarıcılar, bu milleti ayağa kaldırıcı ve yürütücüler, sadece zeminimiz ve sakinlerini değil, bütün cihan sakinlerini o hal-i mezelletlerinden kurtaracak, ayağa kaldırıp yola revan edecek, güneşlerin önündeki bütün karanlık perdeleri yırtacak, bir daha dirilmemecesine bütün istibdat ve tahakkümleri kabristana gömecek, yıllardır mevaliler gibi ezilen insanları bu halden kurtarıp saadet saraylarına eriştirecek irfanî, maarif ve içtimaî yapımızı ihya edici plan ve projeleri geliştirdiler ve mallarını ve bedenlerini bu aydınlatıcı ve istikamete kavuşturucu tasarımlarını pratik sahasına dökme yolunda sarf etmekten bir an bile tereddüd etmediler..
.
Fakat ne acı ki,çoğu zaman dinî ve idarî rütbeler ve bu rütbelere metbu ve merbut kuvvetler 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde hoyratça bir şekilde devreye sokularak, deha mesabesindeki o zirve insanların –avamî ifadeyle- karizmalarının çizilmesi için menfi algılar oluşturarak apar topar derdest edilip ya menfalara sürgün edildiler; ya tımarhanelere ya da tarassuthanelere atıldılar. Bütün o hile ve dalaverelere rağmen o üstü kapalı dört duvarın içine atılan güneşlerin oralarda tutulamayacakları anlaşılınca da,en uzak en tenha diyarlara nefiy edildiler… Öyle bir sürülüştü ki bu,dış dünya ile bağlantı sağlayacak bütün yollar ve patikalar tutulmuş,nefesini intikal edecek olan bütün güller ve bahçelerle alakaları koparılmış ve zifiri karanlıklarda tamamen kurutulmak, karartılmak ve unutturulmak istenmişlerdir.

Yine bu karanlık zaman kuşağında, insaniyetten nasibi olmayan mahlûklar tarafından başkalarının emeğinin sömürülmesi yolunda dünyanın altının üstüne getirildiği, beşerin muvazenesini bozacak şekilde her türlü insanî alanın hercümerç edildiği, coğrafyamızın kadim sınırlarına müdahale edilip asırlık projelerle menfaatlerine göre yeniden şekillendirildiği, bu haram ellerce harim-i namuslara girilip bütün mahremiyetlere tecavüz edildiği, hak ve hukukların topyekûn ayaklar altına alınıp hürriyetlerin sonuna kadar kısıtlandığı, o şom ve uğursuz dönemde yine o diriltici nefeslilerin ardıllarının ortaya çıktıkları, onların o menfur plan ve teşebbüslerini akamete uğratma yolunda cephenin en tehlikeli yerlerinde cansiperane mücahede ve mücadele ettikleri müşahede ediliyordu.
Bu safi ve ali ruhlar,dünyanın altının üstüne getirildiği, hiçbir şeyin kararında kalmadığı devirde, daha güvenli ve şaşalı yerlere gelmeleri için ısrarla davet ediliyor fakat kendilerince cephenin en tehlikeli yerlerinde mücahede etme tercih ediliyor, ısrarlar üzerine bilahare gelinip, daha emin olduğu ifade edilen yerlerdeki menhus ruhların menhus projeleri fark edildikten sonra da, kendilerine sunulanlara bu makamdır, bu maaştır, bu köşktür, bu saraydır denilmeyip,dünyevileştirme amaçlı bütün o teklifler reddediliyor, ayaklar altına alınıyor ve yeni bir mücadele tarzına kanat çırpılarak, söndürülmek istenen güneşin nuranî şua ve lem’aları, gül bahçelerinde,irfan menzillerinde veya nur fabrikalarında güllerle nakşedilerek en nefessiz ve ışıksız kalplere ve dimağlara ulaştırılıyordu.

Gel gör ki bu karanlık dünyayı aydınlatmanın, bu marifete muhtaç gönülleri irfana erdirmenin, bu tecdid ve tenvir hareketinin akamete uğratılması yolunda, ne müdahale edilmedik santraller bırakıldı şer şebekelerince, ne de kapatmak için uğraşılmadık irfan yuvaları…
İman nimetine eriştikleri halde bu ab-ı hayat kaynağına sırtını dönen bu nadan ve nankörlere mukabil, Allah’ın kendilerini, kendilerinin de Allah’ı sevdiği, müminlere karşı tevazu kanatları yerlere kadar eğik ve fakat yaratıcıyı kavrama, ibadet ve mesuliyet bilincini şuur altına iterek örtbas etmek suretiyle inkârda ısrar edip bu hakikati gözlerden saklamak isteyenlere karşı, onurlu ve izzetli, serbülend ve vakur, alınları ak ve başları dik pek çok arif ve münevver ortaya çıktı!

Bu aydınlatıcılar, iliklerine kadar hissettikleri Allah’ı anlama ve anlatma yolunda, eriştikleri bu inanç ve tefekkür zirvelerine başkalarını da eriştirme istikametinde hayatlarını ortaya koyarak, bilfiil yaşayarak, konuşarak, yazarak, hesapsız mülk ve servetler harcayarak ömür tükettiler.Ne kınayanların kınamalarına aldırdılar bu uğurda, ne de nefsin isteklerine kapılıp gevşeklik gösterdiler.
İşte sergilenen bu azim ve irade, gösterilen bu çaba ve kararlılık, her veçhesiyle Allah’ın lütfudur. Allah böyle bir mesuliyeti, kâinatta cari kıldığı kanunlarıyla, yerleştirdiği muvazeneyle mutabık olarak, ancak bu zirveler gibi İradesinin tecellisine tâbi, akıllı, imanlı, irfanlı ve mesuliyetinin idrakinde olan sorumluluk sahibi kimselere verir ve vermektedir.

O günden bugüne kendilerini fazilete ve hakikate vakfetmiş,inandıkları o yüce hakikatlerin tahakkuku yolunda hayatlarını kaldırım taşı yapmış ve adalet, müsavat ve faziletten örülü şehrimizin inşası yolunda yaşamlarını harcamaya ahdetmiş o münevver erdemliler ve ardılları, o tecrit ve sürgünlere hiç ehemmiyet vermeden etraflarına tohum saçmaya devam edeno pirler ve pirdaşlar, hayatları bahasına dahi olsa,ellerindeki meşalelerle etraflarını aydınlatmayı var olmanın tınısı sayano zirveo şahika insanlar olmasaydı, kim bilir mümbit ova sandığımız nice bataklıklara hala medhiyeler diziyor olacak, gül-gülistan bildiğimiz nice zakkum-zakkumistanlara hala alkış tufanı tutacak ve o karanlık dehlizlerde başımızı çarpa çarpa bedenimizde onulmaz yaralar açmaya devam ediyor olacaktık!
Evet, mukaddes ve münevver efkâr ve irfan tayflarıyla yarılan hayme yırtıklarından ve nuranî ve irfanî tefekkür ve tezekkürlerle zindan damlarından açılan menfezlerden içeri giren nur huzmeleri ve güneşin ulaşamadığı karanlık dehlizlerin aydınlatılması için açılan projektörlerin veya yakılan meşalelerin ziyadar ışıkları, her yeri yavaş yavaş aydınlattılar ve her şeyin gerçek veçhesini peyderpey tebarüz ettirdiler…

Bu aydınlatmalar, bu zumlama ve yakınlaştırmalar sayesindedir ki yapılan çarpıtma ve çürütmelerin kalbimiz ve kafamızdaki gerçek ve korkutucu buutları tespit edilmeye, biyolojik yönden anormal olmamalarına rağmen eli delik olanların,herhangi bir yazı taşımadıkları halde her sabah kalktıklarında alınlarının tam ortasındaki haza kafirûn ibaresi okunanların,neler ve kimler oldukları anlaşılmaya başladı. Âlem-i İslam’ın en merkezî yerlerinde buzehir ve fenalık dağıtan şerirler ve ardıllarının, coğrafyamızdaki on dört asırlık ab-ı hayat kaynaklarını ve o gökkuşaklarıyla süslü rengin ve zengin zeminimizi ellerindeki güç ve kuvvetlerle kurutmak ve karartmak için nasıl hemen faaliyete geçtikleri / geçecekleri fark edilmeye ve bu kimlik ve vasıflarıyla bu habis ruhların neler yaptıkları-yapacakları açık seçik bir şekilde gözler önüne serilir oldu…

Bu fark ediş ve göz önüne serişle birliktedir ki, bir taraftan asırlardır efsane ve esatirle,toz ve toprak altında kalarak, adeta ne olduğu saklı kalmış bir hüviyette olan insaniyeti diriltici kudsî iksirlerin tekrardan ortaya çıkarılmasına, silkelenip üzerlerindeki israiliyat gübarlarından arındırılmasına ve İblislerin bu mümessillerince temel esaslar üzerinde meydana getirilen ve getirilecek olan cerihaların tedavisine dönük dermanların hazırlanma faaliyetlerine başlandı. Diğer taraftan da Âlem-i İslam’daki İkinci Avrupa’dan beslemeli otoritelerin bütün birimlerince içtimaî bedenlere şırınga edilen öldürücü zehirlere karşı panzehirler geliştirilmeye, en acilinden bu ilaçları muhtevi reçeteler yazmaya-yazdırılmaya ve hasta olan ve olacak olan zeminlerin sakinlerine o diriltici iksirler takdim edilmeye başlandı.

Hazırlanan o içtimaî reçetelerle mütenasip mualeceler devreye sokulurken, hiçbir zaman zeminde yılan var, çıyan var denmedi. Can verme kertesine getirilenlere diriltici iksirler sunma yolunda en ücra köşelere kadar gidilirken kurttan da ayıdan da çekinilmedi. En sarp zirvelere çıkıldı, en derin vadilere inildi. Köy köy, kasaba kasaba dolaşılarak asırların birikimi sâri hastalıklar, dermansız bırakılan asırlık cerihalar birer birer tedavi edilmeye, dertlere derman olunmaya başlandı. Obin bir ağızlı zehirli ejderhalardan zerk olunan zehirlere karşı mecalsiz bedenleri kurtarıcı panzehirler dağıtıldı.O diyar senin,bu diyar benim denilip varılan her yerleşke, rastlanan her zemin, birer dermanhane, birer eczahane olarak görüldü ve değerlendirildi…

Zemin üzerinde istiflenen karanlıkları dağıtabilmek ve zemin içine şırınga edilen semmleri tesirsiz kılabilmek için,ulaşılan her yere bimarhane manasında hankah-ı arifiyeler, medrese-i nuriyeler açıldı. Bütün bu teşhis ve tedavi faaliyetleri yolunda,girilen tüm hapishaneler medrese-yi yusufiyelere çevrildi; sürgün edilen çöller ümranlara döndürüldü; içinde savunu yapılan mahkeme salonları, mezkûr devaların ve dermanların efkâr-ı ammeye tanıtıldığı ve anlatıldığı kürsülere dönüştürüldü…

Bütün bu mücahede-i irfaniye ve nuriye icra edilirken,vücudları kim bilir kaç defa kalleşçe ortadan kaldırılmak istendi bu erdemli, bu faziletli münevverlerin? Bedenlerine kaç defa zehirli iğneler vuruldu? Sabah, öğle yada akşam yemeklerine kaç defa semmler kattırıldı? O karanlık, o zehralud, o çukur fikirliler tarafından kaç kere kendi derekelerine indirilmek, kendi karanlık çukurlarına çekilmek istendiler? Kırık pencereli tecrit hücrelerinde kaç defa dondurulmak istendiler o doruk, o mübeccel hekimler? Zaman, kim bilir kaç defa çıldırtıcı bir hüviyete büründü bu adsız irfana ermiş ve eriştiricilere karşı? Zeminin yüzü, bu tür sahtekârlar ve düzenbazlar yüzünden kim bilir kaç kere kızardı, kaç kere utandı?

Fakat ne bu tecrit ve tehditler aydınlatmalarından vazgeçirebildi o enverleri, ne de bütün o nefiy ve sürgünler yıldırabildi! Aradaki zaman halkaları ve o halkaların yakuttan ef’âllerle tecessüm ettirildiği zeminler, birbirlerinden tamamen farklı olsalar da, o esatirî selefler enfes birer numune-i imtisal olarak çekip giderken, halefleri olan nurdan ışıklar,erdemden kametler, adaletten timsaller, yoldan ayrılanlara kanmadan ve pas vermeden, adım adım onların izinde, onların samimiyet ve ciddiyetinde… Ellerinde onların sancakları, gönüllerinde onların aşk ve heyecanlarıyla paylarına düşen zaman kuşaklarını nokta nokta aydınlatmakta ve etraflarına ışık saçan mumlar gibi varlıklarını damla damla o yolda eritmekteler…

Bugünden o güne seslenerek diyoruz ki, yaşatma yolunda yaşamaktan adeta vaz geçen Mavlana Halid gibi Seyyid Taha gibi Bediüzzaman-ı Nursî gibi o serbülendlere selam olsun!… Nadan ellerce kurutulmaya çalışılan şu zemini yeşertme yolunda gençliklerini çekirdek yapıp toprağa gömen o yiğitlere… Ömür dakikalarını katre-i ab-ı hayat yapıp zeminin bağrına salano çağlayanlara… Kendilerine yaşama hakkı bile verilmezken, başkalarına hayat sunma yolunda varlıklarını atinin fidanlarına adayan o fedakârlara… Selam olsun o dönemin müstebitlerince hakikat güneşinin önüne konulan zifirî istibdat çadırlarını yırtmaya ahdetmiş irfan kalpli, nur beyinli kametlere… Selam olsun ışığa mani olan o çaputları yırtıp,yıllardır yere inmesi engellenen hayatdar şuaların,aguşunu açmış zemindeki fidanlarla tekrar kucaklaşmasını sağlamaya ahdetmiş aydın ve aydınlatıcı simalara…Selam olsun yıllardır rotasız bir şekilde sağa sola yalpalayan insanımızın kalp, beyin ve diline vurulan prangaları kırarak,onu sahil-i selamete çıkarma, adalet ebem kuşaklarıyla süslü erdemli şehirlere, vahy-i semavî ile yeşertilen zeminlere eriştirme ve bu şekilde yüreğini çarpar, dimağını idrak eder ve dilini esma ve evsafı zikreder hale getirme azmi ve gayretinde olan fazıl ve nurlu yüreklere…

1) Ahval-i hayretfeza: Hayret verici haller. Şaşırtıcı durumlar.
2) İnkılabat-ı ahiretnuma: Ahireti gösteren inkılaplar/ devrimler / değişimler.
3) İmrar-ı ömür: Ömür sürdürme. Yaşama.
4) Saha-yı sergüzeşt-i hayat: Hayat serüveninin yaşandığı alan.
5) Mehlika Sultan: Kaf Dağı’nın ardında yaşadığı varsayılan ve kendisine bir türlü vasıl olunamayan dünya güzeli bir peri.
6) Siyabend-i Silivî:Xecê adlı aşiret kızının aşığı, Sîpan (Süphan) Dağı’nın başlarında avcılığı ile tanınan Kürtçe Siyabend û Xecê destanının erkek kahramanı. Van’ın Silîvî köyünden olduğu kabul edilir.
7) Gakovî: 1. Ceylan, antilob, ahu, gazal türü hayvanların erkeği. 2. Çöl öküzü; bufalo.
8) Nebatat-ı muzırra: Zararlı bitkiler.
9) Maide / 54. Ayetin manası, şerh edilerek geçen üç paragrafta dağıtıldığı için, bir bütün olarak verilemedi:
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.”
10) Mualece: İlaç vermek, ilaç kullanmak. İlaçlamak. Tedavi etmek
11) Zehralûd: Zehirli. Zehir karışmış. Zehir bulaşmış.

Mehmet Baran

Yazı altı reklam

CEVAP VER