AŞKIN VE HÜZNÜN ŞAİRİ FUZÛLÎ

0
520
reklamlar
Yazı arası Reklam

AŞKIN VE HÜZNÜN ŞAİRİ FUZÛLÎ
Anadolu coğrafyasında yaklaşık bin yıllık bir kültürel mirasın taşıyıcısı ve ürünü klasik Türk edebiyatı başka bir ifadeyle divan edebiyatı imparatorluk coğrafyasının havasını teneffüs eden milyonların estetik zevkinin billurlaşmış mirasıdır. Klasik Türk edebiyatı kendine nefes katan milyonların renkleriyle dönüşüp gelişerek üst bir form olmuş, estetik değeriyle ve aynı milyonların ilgisiyle ömrü bereketlenmiştir. Milyonlarca insanın kristalize olmuş edebi zevkinin yansıması olan klasik Türk edebiyatı içinde, her biri döneminin ve yüzyıllar sonrasının yıldızı olacak yüzlerce şair eser vermiştir. Âşık Paşa, Nesîmi, Şeyhi, Ahmed Paşa, Bâkî, Nef’î, Nâbî, Nedim ve Şeyh Gâlip klasik Türk edebiyatının soluğunu ebede namzet kılan şairlerdendir. Kendi çağlarının kıymeti olan şairlerin her biri çağlarını aşarak klasik Türk şiirinin formu içinde kendine has üsluplarıyla özgünlük kıymetini de edinmişlerdir. Nefesinin rengini şiirlerinde görünür kılan şairlerin başında da Fuzûlî gelmektedir. Aşkı, yalnızlığı ve hüznü, ilmi ve tasavvufi incelikle mısralarında ilmek ilmek dokuyan şair başlıkta ifade edilen sıfatı şiirleriyle söylemiştir.
16. yüzyıl klasik Türk şiirinin en büyük şairlerinden Fuzûlî’nin doğum yerine ilişkin belgelere dayalı, üzerinde ittifak edilen bir bilgi yoktur. Ancak onun şiirlerinde geçen Bağdâdî ifadesi ve Fuzûlî-i Bağdâdî diye anılması nedeniyle Sâm Mirzâ, Latîfî, Âşık Çelebi ve Âlî Mustafa onun Bağdatlı olduğunu ileri sürerler. Şairin şiirlerinde Bağdat için “diyâr-ı gurbet” ifadesini kullanması nedeniyle ilk görüşün gerçekliği tartışılır hâle getirmektedir. Kınalızâde Hasan Çelebi ve Sâdıkî tezkirelerinde Fuzûlî’nin Hille’li olduğunu söylemişlerdir. Berthels ve Kemal Edib Ünsel de bu fikri Fuzûlî’nin eserleri üzerine yaptıkları çalışmalardan hareketle desteklemişlerdir. Mullim Nâci, Şemseddin Sâmi ve Gibb de Hille’li olduğu yönünde hemfikirlerdir. Ali Nihad Tarlan ise “Hille’de mutavattın olur” ifadesindeki tavattun sözcüğünün sonradan bir yeri vatan edinmek anlamında kullanıldığını bu nedenle Fuzûlî’nin Hille’de doğmadığını ifade etmiştir. Riyâzi onun Kerbelâ’da doğduğunu düşünür. Şairin eserlerinin mukaddimelerinde yer alan ifadelerle bu görüş desteklenmektedir. İbrâhim Dakûkî de şairin enselerinde kullandığı bazı kelimelerden hareketle onun Kerkük civarında doğduğunu ileri sürmektedir. Gerçek olan şu dur ki Fuzûlî ömrünü yukarıda ifade edilen bölgelerde geçirmiştir (Karahan, 1996; İpekten, 2016; Özdemir, 2012).
Fuzûlî’nin doğum tarihi de kesin değildir. Ancak yine eserlerinden hareketle tahminler yürütülmektedir. İbrâhim Dakûkî ebcet hesabıyla “Menşe ve mevlidim Irâk” ifadesini 888 (1483) olarak hesaplamıştır. Şairin bir kasidesinde elli yıldan beri şiir yazdığını ifade etmesinden hareketle 1480’de veya bu tarihten sonraki yıllarda doğmuş olabileceği tahmin edilmektedir. Şairin ölümü yaşamının hüznünü taşımaktadır. Kaynaklara göre 963’te (1556) Bağdat civarındaki veba salgınında ölmüştür. Ölüm yerinin büyük bir ihtimalle Kerbelâ olduğu bildirilmektedir. Ancak mezarının Hz. Hüseyin Türbesi karşısında olduğuna ilişkin bilginin tarihi bir kaynağı yoktur (Özdemir, 2012). Fuzûlî’nin asıl adının Mehmed b. Süleyman olduğunu Kâtip Çelebi bildirmiştir. Babasının Hille müftüsü Molla Süleyman olduğu, ilk eğitimini babasından aldığı, sonrasında Rahmetullah isimli bir hocadan ders gördüğü, bu esnada hocasının kızına âşık olduğu ve şiire de böyle başladığını bildiren eserlerin kesin bir kaynağı yoktur (Özdemir, 2016; Karahan, 1996).
Türkçe, Farsça ve Arapça eserler veren şairin iyi bir eğitim aldığı gerçektir. Türkçe divanının ön sözünde de bunu belirtmiştir. Fuzûlî daha önce aldığı mahlasların farklı şairler tarafından da kullanılmaya başlandığını görünce Arapça fuzûl sözcüğünden gelen ve boşuna, lüzumsuz işlerle uğraşan, üzerine düşmeden sözler söyleyen boşboğaz anlamlarında erkek adı olarak kullanılan “fuzûlî” sözcüğünü mahlas olarak kullanmaya başlamıştır. Fuzûlî fazl sözcüğünün çoğulu olan “fuzul” kelimesinden tekil gibi kabul ederek türetilmiştir. “Fuzûl kelimesi, sözlükte ‘artmak, fazlalaşmak, üstün olmak; artık, fazlalık, iyilik, lûtuf ve ihsan’ anlamlarına gelen fazlın çoğuludur.” Gözübenli, 1996, C.13, s.239). Aynı sözcük âli mütevazı, kıymetli anlamı da içermektedir. Görülen odur ki Fuzûlî isminin derin manasını kişiliğinde yansıtmış ve başkalarıyla adaşlıktan kurtulmuştur.
Fuzûlî’nin yalın bir dil kullanması ve içten anlatımı, bilgi ve tasavvufi unsurları şirinde müzikaliteyle ifade edişi, aruz veznini mükemmel kullanışı, şiirlerinin anlam katmanlarının okuyucularının bilgisiyle yeniden şekillenişi onu yüzyıllar ötesine uzanan bir sese dönüştürmüştür. Sadece Azeri sahasının değil, bütün Anadolu coğrafyasının şairi olan Fuzuli eserlerini Türkçe (Tükçe Dîvân, Leylâ ve Mecnûn, Beng ü Bade…), Farsça (Farsça Divân, Sâkînâme, Rind ü Zâhid…) ve Arapça (Arapça Divân, Matla’ü’l-İ’tikâd) yazmıştır. İzinden gittiği Ali Şir Nevayî, Molla Cami, Necati gibi şairlerden etkilenirken kendinden sonra gelen divan şairleri ve Türkiye Türkçesiyle Batı tesirinde gelişen Türk edebiyatını da derinden etkilemiştir. Başka bir ifadeyle kendinden sonrakilere ışık olmuştur.
Fuzûlî’ye göre şiir ulvi gayeler için yazılmalıdır. Şaire şairlik ezelden takdir edilmiştir ve O’nun yardımıyla kusursuz şiir söylenebilir. Şairdeki sanat tecellisi Sani’-i hâkim olan Allah’ın sanatının nişanesidir. Allah insanı güzel söz ve sesten hoşlanacak bir fıtratta yaratmıştır. Şiirin kaynağı aşktır. Ancak aşk ilim ve irfan ile zenginleşir. Şiir dert ile çoğalır, dert şiirin sermayesidir (Doğan, 1996). Ona göre “İlimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir”. İlimsiz şiir olmayacağını düşünen Fuzûlî âlemi de aşksız düşünemez. Bunu mısralarında şöyle ifade eder:
“İlm kesbiyle pâye-i rif’at
Ârzû-yı muhâl imiş ancak
Aşk imiş her ne vâr âlemde
İlm bir kîl ü kâl imiş ancak”
“Fuzulî’de aşk evrenseldir ve her şeyi kapsar. Şaraptaki sarhoş edicilik de neydeki yakıcılık da aşkın etkisiyledir. Aşk, bugün başlayıp yarın bitecek bir oyun değil, ezelde yazılmış ve hiç bitmeyecek bir Tanrı takdiridir. Bu aşkın âşığa yüklediği bazı yükümlülükler vardır: Gerçek aşkın delili, sevgili için can verebilmektir. Bunu yapamayanın aşkı boş bir iddiadan ibarettir. Aşk bir yandan dert, diğer taraftan devadır. Zaten aşkın amacı kavuşmak değil, o yolda acı çekerek olgunlaşmaktır. Âşık, sevgilinin hayaliyle teselli olur; hakiki sevgili dışarıda değil, gönüldedir.” (Okuyucu, 2011, s.41).
Fuzûlî’nin bahsettiği aşk, ilahi aşktır. O aşkı Leylâ ve Mecnûn mesnevisinde anlatır. Mecnûn’un deva bulmaz derdi aşktır. Babası büyükler sözü dinler, deva bulsun diye Mecnûn’u Kâbe’ye götürür. Umulan odur ki dua etsin de derdi derman bulsun. Mecnûn açar ellerini:
“Yâ Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni
Bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ beni” diye dua eder. Mecnûn’un duası kabul olsa gerek ki:
“Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb
Kılma derman kim helâkim zehri dermânımdadır.” mısraıyla söyletir Mecnûn’u Fuzûlî. Leylâ ve Mecnûn’un aşkı, Mecnûn’un:
“Ger men men isem nesen sen ey yâr
Ger sen sen isen neyem men-i zâr” mısralarıyla son bulur.
Onun aşk anlayışı maddi hazlardan beri, ebedi olgunluk yolunda bir varıştır. O aşkın en temizi Peygamber sevgisini “Su Kasidesi” ile anlatır.
Saçma ey göz eşkten gönlümdeki odlara su
Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su
Suya versun bağbân gülzârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin gülzâre su
Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl
Başını taştan taşa urup gezer âvâre su
Yukarıdaki mısralarıyla Fuzûlî suyun aşk ateşini söndüremeyeceğini aksine gönlündeki aşk ateşini tutuşturacağını ifade eder ve suyun akmasını mukaddes bir sebebe bağlar. Fuzûlî peygamber sevgisini su imgesiyle ifade etmektedir. “Aslında hayat için en temel içecek olan suyun Türk tasavvuf kültüründe ve kâinatın varoluş hakikatine dair evrensel düşünce tarihlerinde de önemli bir yeri vardır. Zira su, ‘anâsır-ı erbaa’dandır” (İlbak,2012, s.27). “Su, başta Kur’an-ı Kerim ve İncil olmak üzere kutsal kitaplarda kâinatın özü, cevheri olarak yer alır.” (Türkan, 2012, s.136). Fuzûlî’nin, “Bana Cebrail geldi de şöyle söyledi; Hz. Allah şöyle buyuruyor: Şayet sen olmamış olsaydın, cenneti yaratmazdım, eğer sen olmasaydın cehennemi de yaratmazdım.” (Siret-ün Nebeviyye,C.1 s.6.). kutsi hadisinden habersiz olması ve su imgesini bilinçsiz kullanması ise mümkün değildir. Bu durum aslında onun “İlimsiz şiir olmaz.” ifadesini doğrulamaktadır.
Fuzûlî aşk meydanında kendini Mecnûn’a rakip hatta ondan daha âşık ve dertli görür. Bunu da:
“Mende Mecnun’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var
Âşık-ı sâdık menem Mecnun’un ancak adı var” mısralarıyla dile getirir.

“Muharrirler yazanda her kime âlemde bir rûzî
Bana her gün dil-i sad-pâreden bir pâre yazmışlar
Yazanda Vâmık u Ferhâd u Mecnûn vasfın ehl-i derd
Fuzûlî adını gördüm ser-i tumâre yazmışlar” mısralarında ise kaderden kendine düşen keder payının pare pare olmuş bir gönül parçası olduğunu söylemektedir.
Yalnızlık da en güzel tanımını onun dizelerinde bulur. Belki de yalnızlığın hüznü en çok ona yakışır.
“Yetti bî-kesliğim ol gâyete kim çevremde
Kimse yok çizgine girdâb-ı belâdan gayrı
Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı” diyerek yalnızlığı iliklerine kadar hisseden bir gönlü olduğunu ifşa etmiştir. Derdinden şikâyet etmek değildir ama:
“Ben kimim bir bî-kes ü bî-çâre vü bî-hânumân
Tâli’im âşufte ikbâlim nigûn bahtım yaman” mısralarıyla talihsizliğini dile getirirken
“Hakîr bakma bana kimseden sağınma kemem
Fakîr-i pâdşeh-âsâ gedâ-yı muhteşemem” mısralarıyla da hâlinden memnuniyeti ifade eder. Zira o dermanı derdinde bulmuştur. Gerçek hayatında da yoksunluklar ve çilelerle geçen bir ömrün kahramanıdır Fuzûlî. Belki de şiirlerindeki samimi hissiyat bundan gelmektedir. İçli söyleyişi, insanlığın ortak hissiyatını terennüm edişi, dünyayı hüzünle okuyuşu ve eserlerinde hissedilen yaşanmışlık duygusu onun şiirini klasikleştiren unsurlardır.
Hüzün Fuzûlî’nin şiirlerinde bir bölüm olmaz, onun şiirinin arka zeminini oluşturur. Ona göre dünya kâm alacak yer değildir. Ezelden takdir edilen bir kaderin tecelli edeceğine inanmaktadır. Dert, üzüntü, hüzün, karamsarlık onun şiirlerini kendilerine vatan edinmiştir. Zaten Fuzûlî’nin istediği de budur. Yalnızlık, uzlet ve sıkıntılar tekâmülü için birer müjdecidir. Fuzûlî talihinden yakınır fakat kimseye şikâyet etmez.
“Beni cândan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhumdan murâdım şem’i yanmaz mı
Şeb-i hicrân yanar cânum döker kan çeşm-i giryânum
Uyarır halkı efgânım kara bahtum uyanmaz mı”
Fuzûlî benzersiz mazmunlarıyla kolayca anlaşılan diliyle şirindeki mükemmel ahengiyle insanların ruh iklimini yansıtan temalarıyla dilden dile aktarılan şiirlerin şairi olmuş, birçok şiiri bestelenmiş, ezberlenmiş ve nesiller boyu söylenegelmiştir. Fuzûlî’nin yüzyıllarca okunması, okurun yetkinliği ölçüsünde anlamlandırdığı şiirlerinin beşeri aşktan ilahi aşka yükselen bir anlam dünyasıyla da açıklanabilir.
Klasik Türk edebiyatı belirli kurallar dâhilinde özgün eserler veren büyük şairlerin şiirleriyle klasik olmuştur. Bu manada klasik Türk Edebiyat taş taş örülen görkemli bir saray ise Fuzûlî o sarayın köşe taşıdır. Onsuz bir köşe hep eksik olur ve saray kusursuzluğuyla büyüklenemez.
Sonuç olarak Fuzuli’nin şiirlerinde aşk ve hüzün birbirine eşlik eden iki yol arkadaşıdır. Aşk varsa hüzün de vardır. Fuzûlî’nin şiirleri, aşkın hüznünü sözcüklerle sese dönüştürmüştür. O, âşıkane şiirler söyler; bunu da aşağıdaki mısralarla özetler:
Menden Fuzuli isteme eş’ar-ı medh ü zem
Men aşıkam hemişe sözüm aşıkanedür

Yasemin KURTLU

KAYNAKÇA
Gözübenli, B. (1996). Fuzûlî, Özcan, A. (Bşk.), Türkiye diyanet vakfı İslam ansiklopedisi içinde (s. 239-240), (1. Baskı), Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.
İlbak, Ü. (2012). Kerbela’da hayat bulmak ve Fuzûlî’nin “Su Kasidesi”nde nebinin izini sürmek. Türkiye Dil ve Edebiyat Dergisi, web: http://www.tded.org.tr/images/logo/x/fuzuli.pdf.
İpekten, H. (2016), Fuzûlî hayatı- sanatı- eserleri bazı şiirlerinin açıklamaları, (13. Baskı), Ankara: Akçağ Yayınları.
Karahan, A. (1996). Fuzûlî, Özcan, A. (Bşk.), Türkiye diyanet vakfı İslam ansiklopedisi içinde (s. 240-246), (1. Baskı), Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.
Okuyucu, C. (2011). Türk edebiyatının iki zirve şairi: Fuzulî ve Bakî. Saraç, M. A., Macir, M. (Edt.), XVI. Yüzyıl Türk edebiyatı içinde (39-64), (1. Baskı), Eskişehir: T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını.
Özdemir, H. (2012), Tüm zamanların şairi: Fuzûlî, Türkiye Dil ve Edebiyat Dergisi, web: http://www.tded.org.tr/images/logo/x/fuzuli.pdf.
Siret-ün Nebeviyye,C.1 s.6.
Türkan, K, (2012). Türk dünyası masallarında su kültü, Millî Folklor, 93, s. 135-148.

Yazı altı reklam

CEVAP VER