Tek Kanatla Uçulmaz

0
450
reklamlar
Yazı arası Reklam

Bir gün Öğretim Yöntemleri ve Teknikleri dersinde hocamız bir soru sormuştu: “İlk kullanılan öğretim yöntemi hangisidir ve kim tarafından kullanmıştır?”. Soru çok anlamlı olmasa da sorunun cevaplanma oranı oldukça iyiydi. Bu sorunun cevabı “Düz Anlatım Yöntemi” ve” Hz. Âdem” idi. Bir mantık sorusunun cevabının bilimselliği olmayabilir. Ancak şöyle bir çıkarımda bulunulabilir: İnsanoğlu yaratıldığı andan itibaren eğitilme ve eğitme ihtiyacı hissetmiş ve bunun için çaba göstertmiştir. Yaratılış anından günümüze dek farklı amaç, yöntem, içerik vb. için insan nesli eğitilmiştir. Sadece insanlar değil, çevreyi incelediğimizde evcil veya vahşi hayvanlar dünyasında da bir nevi eğitimin olduğu görebilir. Kediler yavrularına nasıl besleneceğini, aslanlar nasıl avlanacağını öğretmekte. Her varlık kendi türünün gereklerini bir sonraki nesle aktarmak için içgüdüsel bir şekilde öğretim işini yapmakta bunu yaparken de bir önceki neslin öğretimine muhatap olmakta. Diğer canlıların içgüdüsel olarak ortaya koydukları (Belki de içgüdüsel değildir!) davranışları insanlar bilinçli ve planlı bir şekilde yürütmektedir. Her ne kadar eğitimin tarihi MÖ 4 binlere kadar götürülse de mantıki açıdan ve eğitimin fıtri bir ihtiyaç olması bakımından insanın varoluşuyla birlikte varlığını sürdürme kaygısının da etkisiyle eğitimin insanlık tarihiyle başladığı söylenebilir.

Her dönem, kültür, toplum ve bireyin eğitim anlayışı kendine has özellikler içerir. Bu, geçmiş yüzyıllar için çok daha belirginken günümüze geldikçe farklılıklar yerini benzerliklere bırakır. Avrupa’da kasıtlı eğitimin ilk fikirleri Yunan kültürüne dayalı olarak gelişmiş ve Sokrates’in düşünceleri bunun ilk basamağı olmuştur. Rönesans döneminde skolastik düşünceyi yıkan yeni bir anlayış şekillenirken 18. yüzyıl yani Aydınlanma Çağı’nda Diderot, John Locke, Condillac,Jean Jacques Rousseaugibi felsefeci ve eğitimciler öncülüğünde aklın önünde eğilen bir sistem ihdas edilmeye başlanmıştır. Aklın en önemli referans kabul edildiği ve zihin eğitiminin esas olduğu eğitim sistemi 19 ve 20. yüzyıllar boyunca farklı yöntem ve tekniklerle sürdürülmüş ve birçok nesil yetiştirilmiştir. Jean Jacques Rousseau’nun Emile ya da “Eğitim Üzerine”, Ivan D. Illich’in “Okulsuz Toplum” adlı eserlerinde insan doğasının eğitimde temel belirleyici olması gerektiğini savunsalar da bu, özellikle Batı eğitimini örnek alan ve yine Batı tarafından 2 ve 3. dünya ülkeleri olarak adlandırılan milletlerin eğitim uygulamalarına çok fazla yansımamıştır. Sonuçta yetiştirilen insan; doğal hayat, gerçek yaşam ve kendi fıtratından uzak ve yapay bir eğitimin nesnesi hâline gelmiştir. 20. yüzyıl sonuna gelindiğinde yüzyılların birikimiyle şekillenen ve zihni yönü olabildiğince gelişmiş, kalbi ve ruhi yönü yılların terk edilmişliğiyle çoraklaşmış insan tipi ortaya çıkmıştır. Teknolojiyle çevresini kontrol eden, maddi imkânlar açısından önceki yüzyıllarla karşılaştırılamayacak ölçüde müreffeh, özgüven patlaması yaşamış ve önüne gelen her şeyi kontrol edebileceğinidüşünen bir insan tipi. 20. yüzyılın yetiştirdiği insan, eğitim açısından zihni obez ancak kalbi ve ahlakı çorak. Sonuç: Hayatta elde etmek istediği her şeye sahip ama elde ettiklerine tapınmaktan mutluluğun farkına varamayan veya bir türlü iç doyumunu sağlayıp da mutlu olamayan insan. Maddeci ve sadece aklı referans alan insan; çevresini ve kendisini sathi bir düzlemde değerlendirmekten kendini alamamış. Kendini anlamlandıramayan ve bütün zihni amaçlarına ulaşan insan tatminsizliğin, huzursuzluğun kıskacında kıvranıp durmuş ve bu durumdan çıkar yolu ise toplum ve aile normlarına karşı çıkan “Ters Kimlik” diye adlandırılan bir kişilik oluşturmakla bulmuştur. Bu çözüm değildir çünkü toplum kendi düzenine ayak uyduracak prototip üretirken kendine karşı çıkan bir insan yetiştirmiştir. Yetiştirdiği insanın yıkıcı etkisinden kurtulmak için hapishaneleri kurmuş, hapishaneler dolunca yenilerini inşa etmiş. Sorunun, eğitimin temel varsayımından kaynaklanabileceği yüzyıllarca aklına gelmemiş. Hapishanelerin çare olmadığı, milyonlarca insanı alacak hapishanelerin nasıl inşa edileceği sorunu ortaya çıkınca anlaşılmaya başlanmıştır. Ancak çözüm yine eğitimin temel felsefesinde değil farklı mecralarda aranmıştır.

Bireylerin eğitiminden gereken yararı sağlayamayan sistem bu sefer bireyleri kontrol etme ve bireyleri edilgen bir kişilik haline getirmeye yoğunlaşmıştır. Bireylerin kontrolü eğlence, sosyal medya ve spor alanlarında etkili bir şekilde uygulanmıştır. Futbol sahalarında veya televizyon ekranlarında izledikleri bir hareket sonrasımilyonlarca kişinin bir anda aynı tepkiyi ortaya koyması, sosyal medyada milyonlarca seyirci bulan birkaç saniyelik videolar, tatil başlığıyla bütün bir yazı diskolarda geçirme modası, her sene değişen gardıroplar… Liste uzayıp gidebilir. Milyonlarca kişinin kontrolü, bu insanların aynı zamanda ekonomik yükünü de topluma yüklemeye başlamıştır. Ancak ortaya çıkan sonuçPragmatik eğitimin amacıyla çelişmektedir. Zira Pragmatizmde birey önemlidir ve aktif olmalıdır. Yine Varoluşçu düşüncenin de amacı özgür insan yetiştirmektir. Varoluşçulukta da sistemi kendi elleriyle değiştiren ve yeniden kuran birey hedeflenmektedir oysa yetişen “Ters Kimlik” sistem tarafından tehlikeli bulunmaktadır. Yani yetiştirilen bireyin uygulama alanı kısıtlanmaktadır. Eğitimin temel felsefelerinin amaçları doğrultusunda yetiştirilen insan tipi yine aynı sistem tarafından kabul görmemektedir. Hümanist düşüncenin babası Carl Rogers’inortaya koyduğu “kendini gerçekleştirme” (self actualizm) kavramıyla da ters bir durum ortaya çıkmaktadır.

Eğitim felsefecileri ve psikologları tarafından, çok değil, daha on yıl önce ebeveynlere ve eğitimcilere önerilen eğitim durumlarının sakıncaları günümüzde açık bir şekilde dile getirilmektedir. Örneğin doksanlı yıllarda çocukların özgüven problemi yaşamamaları için önerilen eğitimin sonuçları bugün hiçbir yeterliliği olmadığı hâlde çevresine hava atan toplum tarafından itici bulunan özgüveni tavan yapmış bireyler olmuştur. Yine anne ve babanın çocuklarıyla arkadaş olmaları fikri de kısa sürede, kültürle çeliştiği için, çöküp gitmiştir.
Bireylerin zihni gelişimine odaklanmış, onların fıtratını dikkate almayan ve John Dewey tarafından “Eğitim hayata hazırlık değil, hayatın kendisidir.” dense de uygulamada sınav sistemleriyle bireylerin günlük hayatını neredeyse yok eden eğitim yapılmıştır. Çevresinde olup bitenlere bigâne, ekonomik olarak sadece tüketen, tüketirken zevk ilkesinden başka kural tanımayan, duygudan ve değerlerden yoksun bireyler ortaya çıkması bazı eğitim felsefecisi ve psikologlarının aklına bireylerin kalbi eğitimlerini onların kendi deyimleriyle “değer eğitimini” getirmiştir.
Değer eğitimi zihni ve kalbi eğitimin uyum içinde olması için bireylerin, ahlaki, toplumsal, kültürel ve bireysel duyarlılık oluşturmalarını içerir. Değer eğitiminde dostluk, sevgi, fedakârlık, dürüstlük, sorumluluk bilinci, hoşgörü, saygı gibi değerler ön plana çıkmaktadır. Gecikmeli olsa da amaçlara ulaşmada kullanılan yöntemler yine aynı sistemin ürünü olsa da bireylerin kalp eğitiminin ihmal edildiğinin anlaşılması önemli bir adımdır. Yaratıldığı andan itibaren eğitime fıtri olarak ihtiyaç duyan ama yüzyıllar boyu tek yönlü eğitilen ve sonunda “Tek kanatla uçulmaz.” noktasına gelen insanoğlu duygusuz yaşanmayacağını, aklın tek başına yeterli olmayacağını kavramaya başlamıştır.

Peki, nasıl bir eğitim olmalıdır? Başka bir ifadeyle kalp ve zekâ nasıl eğitilmelidir? Nurettin Topçu: “Bize bir insan mektebi lazım. Bir mektep ki bizi kendi ruhumuza kavuştursun; her hareketimizin ahlaki değeri olduğunu tanıtsın; hayâya hayran gönüller, insanlığı seven temiz yürekler yetiştirsin; her ferdimizi milletimizin tarihi içinde aratsın; vicdanlarımıza her an Allah’ın huzurunda yaşamayı öğretsin.” (s.47) sözleriyle yukarıdaki sorulara cevap vermektedir. Nurettin Topçu, okulu bireylerin ahlaki yapısının oluşmasında etkin olan ve devletin kurduğu büyük aile ocağı olarak tanımlamakta ve ahlak eğitimini de büyük oranda devlete yüklemektedir. Yine ona göre “Ahlak vericilikte en esaslı iş, örnek olmaktır.” (s. 201).

Değer eğitimine, başka bir ifadeyle kalp eğitimine başta aile olmak üzere bütün bir ülke okul kabul edilip en üst yöneticisinden en alt kademesine kadar, sosyal medyadan bütün iletişim araçlarına kadar güzel örnekler ortaya koymakla başlanabilir. Çocukların fıtri özelliklerine uygun, okulla sınırlandırılmamış, gerçek hayatta karşılığı olan bir eğitim, kalp eğitiminde temel olabilir. “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” ayetinin bilincinde, kalbi incelmiş, sevme ve sevilmeyi sevgisiyle kıymetlendiren, dostunu dost bilen, yardımseverlikte yarışan, vefanın bir semt adı olmadığını örnekleyen, “’Kim var?’ diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert ‘ben varım!” cevabınıverecek sorumluluk bilincine sahip ahlaklı insan yetiştirmek için Gazâli tefekkür etmeyi önerir. Çünkü tefekkürle hikmet ilmi verilir, hikmet ilmi ise insanı iyiliğe sevk eder. “Hikmet ise güzel ahlakın başıdır” . Dolayısıyla öğrencilere derin düşünme ve düşünmeyi düşünme becerileri kazandırılarak doğru ve yanlışı ayırt etmeleri için bir rehberlik yapılabilir. Sadece düşünme eğitimiyle değer eğitimi başarıya ulaşamaz. İnsanın fıtri ihtiyaçlarına uygun, yaşamıyla bütünleşmiş bir değer eğitimi yürütülürse ve eğitim çerçevesinde bireylere kazandırılacak değer sistemleri çevre tarafından da özümsenmişse etkili olabilir.

Sonuç olarak insan yaratılışı itibariyle bir arayış içindedir. Arayışında daha güzele erişme amacı vardır. Fıtri olarak da eğitime ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyacın sadece zihni eğitimle giderilmesi insan ruhunda yaralar açmış ve sahip olduğu dünya dolusu şeyler onun ruhunu doyuramamıştır. Değer eğitimi ise zihni terbiyenin yanında kalp eğitiminin de gerektiği fikrinden doğmuş ve son dönemlerde yaygınlaşmaya başlamıştır. Değer eğitimi güzel ahlakı kapsamakta, güzel ahlak ise tefekkür ile elde edilmekte. Dolayısıyla zihin olmadan değer eğitiminin güç olduğu, değerler olmadan da zihin eğitiminin bir manasının olmadığı söylenebilir.

Yasemin KURTLU
1) Topçu, N. (2016).Türkiye’nin maarif dâvası. (1. Baskı), İstanbul: Dergâh Yayınları.
2) Topçu, N. (2016).Türkiye’nin maarif dâvası. (1. Baskı), İstanbul: Dergâh Yayınları
53/Necm/39.
3) Kısakürek, N.F. (2013). Çile, İstanbul: Büyük Doğu Yayınları
4) Durakoğlu, A. (2014). Gazâli’de ahlak eğitimi. GEFAD / GUJGEF, 34(2), 211-226.
5) Gazâli (2013). İhyâ-u Ulumi’d- Din. (Çev. Mehmet Yavuz Şeker) İstanbul: Işık Yayınları.

Yazı altı reklam

CEVAP VER