Arayış!

0
407
reklamlar
Yazı arası Reklam

“Dinle, bu ney neler hikâyet eder,
ayrılıklardan nasıl şikâyet eder.”

Dinle!
Bazen, bazı nidalar vardır ki, dil tutulur, kalp halden başka bir hale evirilir. Bazı nidalar vardır ki, uzaktan uzağa bir el gibi insanın ta kalbine kadar değer ve insanı kendinden eder. Bazı nidalar vardır ki, insan susar yalnızca, ve öylece sükût eder.
Mevlana Celaleddin, Mesnevi’de öyle bir giriş, öyle bir başlangıç yapmış, kapıyı öyle ardına kadar açıp, rüzgârı ta içerilere salmış ki, insanın kendi sükûtunda boğulası geliyor. İnsan kendinde, kendi sesinde, sessizliğinde, sükûtunda boğulur mu? Zaten bütün mesele boğulamamakla ve kendi sesinin derinliğinde yok olmayı seçememekle başlıyor. O sesin, o tınının, o sükûtun boyutlarına vardığımız ölçüde hayatımız bir anlamla yüz yüze geliyor işte.
Konuşma, anlatma, bağırma, ahkâm kesme, kendini paralama, sağa sola çırpınıp kendini ispat yoluna gitme, kupkuru varlığını gözlere sokma, hiçliğini, acziyetini unutup/unutturup benini büyütme ve dinle!
Bu ses, bu nida, bu duyuruş, bu ney, bu tını neyi haber veriyor, neyi işaret ediyor, nereye işaret ediyor, duy ve dinle!
Toprağın bağrında, sazlıkta hayat bulup, hamlığı yaşayıp, ateşi, acıyı, sızıyı tüm benliğiyle harmanlayıp bu yolculuğu kendine, iç sesine, ruhuna nasıl hikâye ediyor, dinle!
Bu içli ses, içi acıtan ses, acıyı var eden, hüznün o en asil ruhuna çeviren ses neyi hikâye ediyor, dinle!
Ayrılıklardan nasıl da şikâyet ediyor, dinle! Ayrılığı nasıl da vuslata rehber kılıyor, dinle!
Bu ne ayrılık, bu nasıl ayrılık ki; bu ahu zar, bu inleyiş, bu feryat hiç bitmiyor. Bir tohum olarak toprağa giriyor, ayrı ayrı hallere dönüşüyor ve sonra uzun bir ayrılığın sayfasında acının tüm hallerini ruhunda biriktiriyor. Ve o feryat çoğaldıkça çoğalıyor. Boşlukta yankılandıkça o ses daha da büyüyor. Büyüdükçe kayboluyor. Yok oluyor…
Neyin feryadı durmuyor bir türlü. İnsanın, yerin, göğün ve hulasa âlemin feryadı durmuyor. Durmadan inliyor.Durmadan haykırıp bir şeyler söylüyor. Bu bir feryattır, çığlıktır, haykırıştır elbet. Anlamak isteyen anlıyor. Duymak isteyen duyuyor. Acıyı, aşkı, ayrılığı tümüyle gönlünde yaşayan, neyin bu feryadında elbette kendini bulmanın yollarını arıyor.

Öyle bir hayatla baş başa ki insan;özünün, derinliğinin alabildiğine uzağına gidiyor da gidiyor. Durmak yok bu gidişte. Dinlemek yok, dinlenmek yok, düşünmek yok. Ve her gidişin an be an kendimizden, özümüzden, aslımızdan uzağa bir gidiş olduğunu idrak etmek yok. Bir düşünsek, bir bunu düşünsek her halde yeni baştan yaratırız kendimizi kendimizde. Kainat içimizde yeni baştan var olur. Renkler, cisimler, mevsimler, geceler, gündüzler yepyeni adlarla katılırlar yeniden hayatımıza.

Hiç soruyor muyuz acaba kendimize, neyiz biz? Aslımızdaki cevher nedir ve varlığımız hangi manayla bir anlam bulur? Kendi ücramızda yaşamanın, kendi ruhumuzun uzağına düşmenin, fıtratımızı alabildiğine zorlamanın bizi aslımızdan öteye savurması nerede son bulur? Ve daha da önemlisi, hangi an, hangi mevsim, hangi zemin bizi kendimizde yeniden buldurur?

Bir feryat, bir çığlık, bir arayış gerek şimdi. Derinden derine bir arayış hem de. İçimizden kopup gelen bir arayış. Bizi içimizden, başka içimize göç ettiren bir arayış.

O halde ey ben-i âdem, dinle! Kendimizi bile bulmak için aramamız, arayışın derdini taşımamız gerekiyor, bunu bil ve dinle!

Ve kendimizi kendimizde bulmanın esrarını upuzun bir sükûtla durmadan haykırmamız gerekiyor kendimize. Durmadan, yorulmadan hem de. Düşüp düşüp kalkarak şunu kalbimizin derinliklerinden haykırmamız gerekiyor, duy ve dinle o halde:

Neyim ben
evet, hayat bir nefes / ney’im ben
yörüngem belli
yalnızlık doymaz bedenime
ne ay yetişir güneşe, ne gündüz geceye
o halde ne bu telaş, bu sitem, bu gözyaşı
dur ey insan
dur ve dön kendine.

Muhittin Bulut

Yazı altı reklam

CEVAP VER