YEDİĞİMİZ EN BÜYÜK DARBE

0
584
reklamlar
Yazı arası Reklam

Şeytaniyetin müşahhas hali olan İkinci Avrupa ve bir nevi onun temsilcisi olan İngiliz siyaseti, asırlardır Nur-u Kur’an’ı söndürmek, İslam coğrafyasını kontrol altına almak ve böylece bütün zenginliklerini menhus emelleri istikametinde sömürmek istemekteydi. Buna en büyük engel Kur’an’dı ve onu da müstemleke nazırlarından William EwartGladston’un diliyle şöyle ifade ediyordu: “Ne yapıp yapıp, bu Kur’an’ı sükût ettirip ortadan kaldırmalıyız yahut Müslümanları ondan soğutmalıyız.”
1300 yıllık tarihimizde ilk defa gerçek manada yediğimiz darbe, Birinci Cihan Harbini kaybedişimizdir. O zamana kadar yediğimiz bütün darbeler adeta Sokullu’nun meşhur tabiriyle sadece sakalımızı tıraş ediyordu. Bu kez sinemizden darbe yemiş ve omurgamız birkaç yerinden kırılmıştı.
Son birkaç asırda Avrupa’daki topraklarımız 28 parçaya (Türkiye, Macaristan, Ukrayna, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan, Romanya ve diğerleri) bölündü ve oradan neredeyse koptuk. Asya’daki toprak mevcudumuz 14 devlete (Mısır, S. Arabistan, Yemen, Ürdün ve diğerleri) parçalandı. Zemin-i Afrika’da 64 parçaya (Mısır, Libya, Sudan, Somali ve diğerleri) ayrıldık.
Coğrafyamızın bu yeni dizaynı,istemimizle değil, bize rağmen yapıldı. Bu parçalama ve yeni tasarım öyle bir kin ve nefretle yapıldı ki, Kudüs’ün önlerinden kovuluşlarının intikamını alırcasına ve bizim cenahta bir daha toparlanma yaşanmamacasına idi. Öyle öfkeli bir hınç, öyle yıllanmış bir kindi ki bize karşı besledikleri, galiplerin seraskerleri İngiliz General Allenby ve Fransız General Gora’nın şahsında Selahaddin’in mezarında 800 sene sonra olsa bile, tekme olup dışarı yansıyordu.
Her bir parçanın başına,yeni ergen davranışında olan toy yöneticiler atandı. Bu tayinler yapılırken de, bütün yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarına el konuldu ve sistem-rejim tamamen galiplere çalışacak şekilde sistematize edildi. Önce sosyal yaşam kural ve alanları yeni baştan tasarlandı;milleti oluşturan birey ve toplulukların daima onlardan çekineceği, her hâlükârda onlara itaat edeceği, kendi değerlerine mesafeli ve fakatonların kültürlerine meftun olacağı bir kimlikte büyümeleri karara bağlandı.Sonra da belirlenen projelere göre peyderpey hayat anlayışımıza, mevcudat telakkimize müdahale edildi. Eğitim sistemimiz yukarıdan aşağıya değiştirildi. Madde-mana bütünlüğü ortadan kaldırılarak, yeni nesillerin madde dışındaki hakikatlerigörmeleri engellendi.Böylece de makro âlemle mikro âlem üzerinden sergilenen mesajların okumasının önüne geçildi. Kâinatın her zerresinde mündemiç bulunan ölçü ve adaletin, tasarım ve mühendisliğin içtimaî yaşamı da belirleyen temel umde olmalarının önüne geçildi.
İnsanımızı şekillendiren mekteplerimizde, yaratıcı güce ait yaratımın nasıllığının öğretilmesi ıskalanıyor, akıllar adeta aptal yerine konularak, varlıktaki enfes dizayntamamen rastlantıya, doğaya, kendi kendiliğine havale ediliyordu.
Yılların billurlaştırıp bize ulaştırdığı vahy menşeli elmasbaha içtimaî yapımız, bir çırpıda kenara atıldı; yerine ne idüğü belirsiz toplama bir kurallaryığınıkonuldu:
Medeniyetimizin hedefi faziletti ve fazilet de saadet, muhabbet ve birlikteliği doğruyor, düşmanlığın önüne set çekiyordu. Getirilen yeni anlayış, faziletin yerine hasis menfaati koydu; hâlbuki menfaatçiliğin temel özelliği çatışma, çarpışma ve düşmanlık olduğundan, toplumu kısa sürede birbirine düşürdü, saadetini, muhabbetini ve birlikteliğini ortadan kaldırdı.

Medeniyetimizin hayattaki temel prensibi yardımlaşma olduğu için, bunun tabii neticesi olarak toplumda sağlam bir ittihat ve dayanışma hükümferma idi; bu yüzden hayat şen ve canlı idi. Buna mukabil getirilen yeni anlayış, bu yardımlaşma prensibini bir kenara iterek yerine cidal/mücadele ve haksız rekabeti koydu.Hâlbukikısa bir süre sonra cidal ihtilafları, ihtilaflar, itişip kakışmaları ve itişip kakışmalar da coğrafyamız boyunca sefaletleridoğurdu.
Medeniyetimizde milleti meydana getiren unsurları birbirine bağlayan rabıta dinî, vatanî, sınıfî ve imanî idi. Bu bağlar, toplumda samimi bir kardeşliği meydana getirmekte idi. Yeni anlayış ise farklı kavimlerden oluşan insanımıza birleştirici macun olarak, başkalarını yutmakla beslenen menfi milliyeti sundu. Oysa bu anlayış akvam arasında cihetü’l-vahdeti tardetti;çatışmalara yol açtı ve sonu gelmez felaketlere davetiye çıkardı.

Medeniyetimiz hakka ve hakikatte dayanır ve toplumdaki ihtilaflarıadalete istinat ederek çözer;hakperest tarafları ikna eder. Oysa yeni anlayış hak yerine kuvvete dayanır; kuvvetin en temel özelliği de tecavüz ve saldırı olduğu için,güçsüzleri ezme yoluna gider. Bu da dolaylı veya dolaysız olarak onları muhalif güç odaklarına yanaşmak zorunda bırakır ve adeta ihanete teşvik ve terğip eder.

Bizde yaşam tarzı,iman, hidayet ve hürriyet temellidir. İnsanı varlık içinde “muhatab-ı İlahî” makamına yerleştirir; ruhunu aydınlatır ve olgunlaştırır; insanı, layık olduğu bir tarzda ve ihtiyaç duyduğu bir yüksekliğe terakki ettirir. Bu noktayı yakalamış olan insan artık her eyleminde O’nun rızasını, O’nun memnuniyetini gözetir. Bunun pratik yansıması olarak adeta bir iyilik perisine dönüşür, elinin uzanabildiği bütün iklimlerdeki muhtaçlara yardımcı olur, yetkisi ve etkisi nispetinde görebildiği her haksızlığı ortadan kaldırır. Oysa yeni anlayış insanı heva peşinde koşturmakta, heva da ferdlerihevesin peşine düşmeye yüreklendirmekte.Hevesatı tatmin etmeyi, arzularının peşinde koşmayı ferdin birincil amacı yapmakta. Nitekim toplum değerlerinin bu tebeddülle farklı bir mahiyete dönüşmesi, ahlakı yozlaştırarak manen körleştirmiş, insaniyetini bozmuş ve ağır bir sefahati beraberinde getirmiştir.
Evet, şeytanî zihniyetin mümessillerinden biri olan Gladston, belki maddeten Kur’an’ı ortadan kaldıramamıştı; ama manen ona ve müntesiplerine en büyük darbeyi vurabilmiş, Müslümanları Kur’an’dan ve Kur’anî perspektiften uzaklaştırabilmişti.
Sanıyorum bu izahattan sonra bugün “İslam Âlemi”ni ve onun mevcut yöneticilerini değerlendirmeye çalışırken, hangi buutları göz önünde bulundurmamız gerektiği artık anlaşılmıştır. Yani mevcut maarif ve içtimaî zemin, eski öz tipleri değil, beklenti duyulan, hedeflenen tipleri yetiştirmektedir.
Eğer bazen Melik Faysal gibi, Abbas Medenî,Muhammed Mursî gibi asla-öze bağlı tipler yetiştiyse, bilinmelidir ki bunlar sistemin hedeflediği mamulleri değil, hoşnut olmadığı, hesabında olmayan tabiri mazur görün “defolu” mamulleridir. Bunlar bir şekilde toplumun bünyesinde saklı kalmış asıl beslenme kaynaklarına erişimi sağlamış, kana kana o kaynaklardan içerek şekillenmişlerdir. Fakat ne yazık ki, dünyamızın şer şebekeleri mahiyetinde olan Gezegenin Gangsterleri onları fark etmiş, birkaç asırdır besleyedurdukları şirzime-i kalilleri, kültür bahçelerindeki odakları devreye sokarak, onları devre dışı bırakabilmişlerdir.
Sanıyorum artık gerek içlerinde gücünü hissettirmeye başlayan nispeten hakperest olan Birinci Avrupa sakinlerinin etkisi, gerekse bizdeki defolu imalat (?) oranının artması, “Katil Hırsızlar”ın gücünü azaltmaktadır. İnsanlarımızın artık bu şer şebekelerinin her zaman içimizdeki ihtilafları kızıştırma ve onlardan yararlanma yoluna gittiklerini fark etmeleri ve artık bu oyuna gelmek istememeleri de,güçlerini azaltacağı ümidimizi artırmaktadır.

İslam âleminde yavaş dahi olsa bu çağdaş sömürücülerden kurtarılmış, kurtarılmaya çalışılan zeminlerin görülmeye başladığını görmek ileriye dönük ümitlerimizi arttırmaktadır. Güzellik ve aydınlık sadece idari alanla bırakılmamalı, rayından çıkarılan ve yaklaşık iki asırdır farklı bir kafa yetiştiren maarif ve müfredat, müspet ilimlerle dinî ilimler meczettirilerek, yoluna koyulmalıdır. Menfi milliyet esasından vazgeçilerek,asimilasyona son verilmeli, anadilde eğitime geçilerek milletlerin eşitliğine dayalı gerçek bir kardeşlik projesi devreye sokulmalıdır. Katı mezhep taassubundan vazgeçilerek İslam ve iman hakikatleri etrafında birleşmeye gidilmeli, karşı tarafın sıklıkla su-i istimal ettiği – edebileceği noktalar ortadan kaldırılmalıdır. İnsanlara hasis menfaat yerine erdemlilik öğretilmeli, heva ve heves peşinde değil, rıza-yı Bari peşinde koşması sağlanmalıdır. Ta ki toplumun çarkları ihtilafla değil teavünle, çarpışmayla değil yardımlaşmayla dönsün.Toplumu teşkil eden bireyleri gerçek manada eşitlik, adalet ve hürriyet birleştirsin.İnsan, şu kâinatta gerçek konumunu fark edebilsin. İçindekilerle beraber bütün evrenin ona yol gösterici ve hizmetkâr kılındığını, o küçük kametiyle ters orantılı olarak bütün varlığın mümessili olduğunu anlayabilsin.
Bu asrın başında değinildiği gibi rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan bir adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi artık başkasına tezellül ile tenezzül etmeyive başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeyi kabul etmez. O adamın şefkat-i imaniyesi başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi tecviz etmez. Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir biçareye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saadet.
Evet, bireyde yakalanacak olan böyle bir keyfiyet, insanda sağlanacak böyle bir terakki,toplumda yansımasını bulduğu zaman, çok rahatlıkla ikinci bir Asr-ı Saadet dönemi yaşanabilecek, yediğimiz en büyük darbenin zararları da böylece ortadan kaldırılabilecektir

Mehmet Baran

1) William EwartGladston hakkında daha geniş bilgi için bkz.:http://www.rne.com.tr/portreler/william-ewart-gladstone-1809-1898/, erişim 21.06.2017
2) Osmanlı toprakları üzerinde kurdurulan devletler ve istatistik bilgileri hakkındadaha fazla bilgi için bkz.:
http://www.dinihaberler.com/analiz/osmanli-devleti-nin-yikilmasindan-sonra-yerine-kurulan-devletler-h104866.html, erişim 19.06.2017

Yazı altı reklam
PAYLAŞ
Önceki İçerikTek Kanatla Uçulmaz
Sonraki İçerikYüzleşme

CEVAP VER