Aklın Zincilerini Kırması

0
406

“Allah aklını kullanmayanların üzerine pislik atar (iğrenç hayatta yaşatır)”
Önyargılardan sıyrılmak, donuklaşmış kalıpları sorgulamak ve yapılacak bütün değerlendirmeleri, hakikate, akla ve mantığa teyit ettirmek, arayış içindeki beyinlerin ikileme düşmelerini, tefekkür ve muhakeme yolunda tökezlemelerini önler, ufuklarını açar, isabetli düşünmeye, isabetli kararlar almaya götürür; bütün boyutlarıyla varlık âlemini ve onu teşkil eden cüzlerin birbirleriyle olan münasebetlerini, isabetli olarak idrak etmeye ulaştırır.
Dünyaya bakış ve onu değerlendiriş bağlamında, geçirilen süreçler ve ondan edinilen tecrübelerden, derslerden, birikimlerden olabildiğine istifade edilmelidir. Bu noktada bizim dünyamızdaki Farabî’ler, İbn Sina’lar, Şems-i Tebrizî’ler ve İbn Rüşd’lerden yararlanılmanın yanında Sokrat’tan Kant’a, Thomas More’den Thomasso Campanella’ya kadar, bu uğurda ideal insan ve ideal toplumun teşekkülü uğruna emek sarf edip ömür tüketen batılı seçkin dimağların bıraktığı düşünce birikimlerinden de sonuna kadar faydalanılmalı ve fakat bu düşünce emekçilerinden yararlanılırken; katiyen tamamen orada, onlarda takılıp kalınmamalıdır.

Her insan farklı bir beyin olup zemin ve zamanının birikimlerini görebilmekte ve tahlil edebilmektedir. Dönemsel gelişmişlik ve idraki terakki seviyesinden, içinde bulunulan zaman aralığına, sahip olunan koşulların elverişliliği noktasından, ihtiyaç duyulan alet ve edevatların temini kolaylığına kadar, zaman kuşakları içerisinde serpilmiş münevver insanlarla mütekâmil imkânlarla kucak kucağa yaşanabilinmelidir.

İnsan, bir aşamadan sonra taassuba kapılarak cimrilik, kibir ve bencillik tuzağına düşmemeli, kendi bilgi ve birikimlerini, kendi edinim ve deneyimlerini örtmekten imtina ederek, aşikâr bir şekilde pratiğe geçirmeli ve hayatının bileşenleri ve belirleyicileri yapmalıdır. İnşa ettiği bu yeni düzenden istifade ettiyse, başkalarıyla da paylaşmalı ve onlara da tavsiye etmelidir. Mutaassıplıktan kurtulmalı, geçmişe takılıp kalmamalıdır.
Öte yandan günümüzde, antik dönem düşünürlerinin karşılaştıklarından daha fazla ilmî istibdat mânialarıyla karşılaşıyoruz denilse abartılı olmayacaktır. Aristoteles “atın şu kadar dişi var” dediği için atın dişlerini kontrol etmekten vazgeçilmemeli, kaç adet olduklarının tespiti için bizzat atın ağzına, ağzındaki dişlere bakılmalı, tek tek sayılarak tespit edilmelidir. Ama dikkat edin her gün Amerika’yı tekrar keşfetmeye çıkılıp da zaman israfı yapılmamalı, insanların gayretleri, himmetleri, fedakârlıkları, beyin ve idrak güçleri faydasız yerlerde tüketilmemelidir.
Aydın insan, zaman ve zemininin şahidi, yansıtıcısı ve katkıda bulunanı, bu fonksiyonunu icra etme yolunda her türlü cefa ve sıkıntıya göğüs gerenidir. VII. yy.’da idrak atmosferimize bahşolunan vahyî mesajlardan yeryüzüne ve semalara atıf yapılarak akıl düşünmeye sevk edilirken, günümüzde artık bunu sadece zemine ve semaya bakmak olarak değerlendirmek eksiklik olur, yanlışlık olur; hatta belki de zamanı geriden takip etmek olur.
Evrendeki gökcisimlerinin tasarımlarını, yol-yörüngelerini, birbirleri üzerindeki etkilerini, çekim-itim ritimlerindeki ahengi, tasavvur ve teşekküllerindeki kusursuz planlamaları… Akılları –adeta- şaşkın bırakan mülk âlemlerinin sıfır noktasından genişlemeye başlayarak (ki bu genişleme hala sürmektedir!) günümüzde kazandığı uçsuz bucaksız harikulade halleri… Evet, derinlemesine ve genişlemesine olarak bütün bunlar üzerinden tefekkür edildiği zaman, bambaşka şaşırtıcı ve hayret ettirici gerçeklerle karşılaşılır.

Bir kelebeğin kanadındaki ince, şeffaf zarafetin, bir sivrisineğin iğnesindeki/hortumundaki mükemmel mühendisliğin, bir pireyi rahatça -boyunun 150-200 katı kadar-uzağa zıplatabilen bacaklarındaki harikulade tasarımın, bir böceğin gözlerindeki harika sanatın ve bir kartaldaki keskin enfes görüşün, bir kalpteki mest edici düzenli ritmin (adeta ritüelin) üzerine odaklanarak, akıl ve fikir yürütmek, varlığı okumak, dilini anlamak ve mesajını fehmetmek, aklın özgürce kullanıldığı platformlardan sadece birkaçıdır.

Bu örnekler gibi diğer tüm zihayatlar da özgün birer sanat eserleridir. Dimağ ve muhakeme buraya yoğunlaşmışken, bir de canlılar âleminden, -şuurdan hususan bakılması istenen- deveyi ele almak ve bu örnek üzerinden idrak nazarlarına sunulan yaratımın muhteşem güzelliklerini görmek, derk etmek gerekmektedir. Bu hayvan, sıcaklığın gündüzleri 70 dereceye çıktığı, geceleri eksilerde seyrettiği, suyun ve yiyeceğin az, hatta çoğu zaman hiç bulunmadığı çöllerde yaşar. Bedeni de tam bu ortama ve bu koşullara göre yaratılmıştır: Kızgın kumlara uygun ayaklar ve dizler, gözü dış etkenlerden koruyan mucizevî göz kapakları ve kirpikler, diken ve tahtaları öğütebilen bir sindirim sistemi, tek seferde 120 litre su içebilme kapasitesi ve gıda deposu hörgüçlerle donatılmıştır.
Ayakları, kumların kızgınlığına karşı tabanları kalın bir deriyle, esnek kumda batmaya karşı geniş bir tabanla kuvvetlendirilmiş, çöktükleri zaman yanmasın diye diz kapakları boynuz gibi sert bir deriyle, karın bölgeleri de koruyucu kalın nasırlarla desteklenmiştir. Bedenini kaplayan sık tüyler hayvanı, hem yakıcı güneşe hem de kızgın kumlara karşı korur. Gözleri, kum fırtınalarından etkilenmeyecek şekilde aşağı bakar vaziyette, üç ayrı göz kapağıyla, üç kat kaşla ve birbirine kaynaşabilen kirpiklerle beraber yaratılmıştır. Devenin ağzı, dili, ağızdaki kalın mukoza tabakası ve yarık dudağı, çöldeki diğer hayvanların yiyemediği hurma çekirdeklerini, kalın ve kuru yaprakları, sivri dikenler ile dal parçalarını afiyetle yemesine imkân verecek şekilde tasarlanmış, midesi bütün bunları hazmedebilecek özel bakterilerce desteklenmiştir. Vücudu, üçte biri oranına -120 litre- kadar su alabilecek şekilde ayarlanmıştır. Başka bir canlı, -mesela bir sığır- bu kadar suyu içseydi, kan hücreleri patlar (hemolysis) ve ölürdü. Hörgücün üstte olması, iç organları yakıcı güneş sıcağından korur. Deve günlerce hörgüçteki –yaklaşık 100 kg’lik- yağı azar azar yakar, üç hafta boyunca gıda ve su ihtiyacını karşılar.

Beden tasarımı insanı hayretler içerisinde bırakacak derecede mükemmel ve sıra dışı olan devenin bu anatomik yapısı, aklı ciddi manada silkeler ve ona sağlam bir görme ve değerlendirme perspektifi sunar… Sunar da aklın karanlık ufuklarını açar ve onu yerinde ve verimli kullanmanın nasıl olacağını sahib-i akıllara gösterir.
Mevcut imkân ve verilerle aklın erişebildiği bütün alanlarda insan böyle özgür bir şekilde derin ve ince düşünebilmeli ki bir nevi mesaj dolu bir kitap olan şu evrenin gizli ve gizemli bütün sır, tılsım ve şifrelerini okuyabilsin, anlayabilsin ve çözüp tahlil edebilsin…

Gözlem yapmalı, öğrenmeli ve değerlendirmeli akıl; bağlantı noktalarını bulmalı varlığın, nasıl bir tasarım harikası olduğunu fark edebilmeli dimağ! İster mikro planda anlaşılsın, isterse makro, ister inorganik anlaşılsın, isterse organik, mevcudat dediğimiz şeyin inşa veya yapı planları akıl tarafından görülebilmeli, yaratılış sebep ve hikmetleri saptanabilmeli; fonksiyonellikleriyle beraber aynı zamanda birer sanat harikası oldukları fark edilebilmeli, mevcudat üzerinden sergilenen kerem ve cömertlik görülebilmeli, bu kerem ve cömertlik üzerinden verilen derin ve derûnî peyamlar anlaşılabilmeli, içselleştirilebilmelidir…
İşte belki o zaman ilk emrin neden “Bana ibadet et” veya “kötü olma, iyi ol” şeklinde değil de “Yaratan Rabbinin adıyla OKU” biçiminde olduğunu kavrar, kendimiz dâhil, şu kâinatın çok çeşitli mesajlardan müteşekkil, çok boyutlu, çok sahifeli büyük bir kitap olduğunun farkına varırız. Varırız da belki neden bu kadar değerli görülerek zihayatlar adına O’nun yeryüzündeki temsilcisi kılındığımızı idrak ederiz… Bunu anlama ve bilme şahikasına erişip sunulan çok buutlu nimetlere mukabil, bütün duyularımızla O’nun karşısında diz kırar, boyun büker ve ser füru ederiz…

Evet, bütün yönleriyle bu tasarım harikası canlılar, zihayatlara meskenlik eden bu gezegen, bu gezegeni bir sarık gibi saran atmosfer, bize komşu kılınan kamer, elimizden tutup bize bakan, sonsuz boşluk içinde savrulmamızı engelleyen şems, aklın ve dünyanın ufkunu aydınlatan renk renk yıldızlar, galaksiler ve şaşırmadan devam eden kâinat genişlemesi… Bütün sırlı âlem ve muhtevasıyla beyin, beynin, sahibini bile hayretler içinde bırakan işlem yapma, değerlendirme yapabilme gücü… Bütün alt birimleriyle sindirim, kas, iskelet, dolaşım, sinir sistemleri… Evet, bütün bunlar gözlenecek, incelenecek, hikmet-i hilkatin sırlarıyla sarmaş dolaş olunacaktır…
Bütün bu aklî ve tefekkürî seyahatlerden sonra, eğer bütün cüzleriyle beraber varlığın üzerinde bilinçli bir dizayn ve tasarım ile tasarımcı, yaratıcı ve işlerliği yürütücü tüm buutlarıyla fark edilip gösterilirse bile bu, ancak düşünen, değerlendiren beyinler tarafından kabul edilebilecek, onlar tarafından içselleştirilebilecektir. Yoksa tüm inanışlar, babadan veya geçmişten şekillenmiş çevreden duyma öğrenme, bir kabullenişten ibaret kalacaktır.
Sebepler perdesine takılmaktan kurtulmuş hür beyinler, fikri ve ruhu şeytaniyetin tuzaklarından azat olmuş dimağlar, nazarına sunulan her mevcudu inceler, kulağına eriştirilen her tınıdaki mesajı, buruna gönderilen her kokudaki peyamı alırlar…Yani insanlaşan insan, özgün ve özgür bakışıyla varlığın sima ve fonksiyonlarındaki hatasız, eksiksiz, yanlışsız mükemmelliklerini görür,“Müsebibü’l Esbap hikmete mebnidir” sırrına erer, sebepler ve varlıklar üzerindeki mesajlardan insanın ruhunu sahil-i selamete çıkarıp pervaz ettirecek sonuçlar çıkarmaya çalışırlar. Eğer özgür ruhlar için bir tarza yaşamak denilecekse bence yaşamak budur; özgür akıllar için var olmaktan, var olmanın idrakinde olmaktan söz edilecekse, evet bence gerçek varoluş budur, akl-ı hayvanîden akl-ı insaniye gerçek intikal ediş budur.

Kanaatimce bu değerlendirmeler bağlamında gökyüzünden etrafa tebessümler dağıtan aya, güneşe, yıldızlara bir kere daha bakılmalı… İster saksıda olsun, ister arazide, bin bir gülücükle tüm şuurlulara selam çakan bitkilerin selamı alınmalı ve mukabele edilmelidir… Yine ister evcil olsun isterse yabani, bin bir nağme ile frekanslarına girebilen tüm fark edicilere sesini duyuran hayvanların ezkârı duyulmalı, tasdik edilmeli ve iştirak edilmelidir…
Başımızı şefkatle okşayıp “Bana da bakın!” diyen hava taneciklerin koşuşturmasına, zeminin ve üstündekilerinin imdadına koşma yolunda şimşekli ışıklar saçan bulutların müsafaha edip rahmet tanecikleriyle biz zihayatlara medet oluşlarına,bütün hususiyetleriyle bizi örnekleyerek siz de kanat çırpın da zeminden azat olun diyen kanatlıların semada pervaz edişlerine bakılmalı.

Kâinatın yaratıldığı günden bugüne kadar, yaşanan bütün doğma ve ölmeler, bütün çekip gidenlerin yerlerini hemen doldurmalar, fasıla verilmeden devam eden bu tebeddül ve değişimler, bu eskime ve yenilemeler düşünen beyinler için ne anlatır, ne ifade eder? “Var”, hakikatte ne kadar var ve ne kadar var değil? “Var”, mutlak bir “var” mıdır? Acaba aslolan“var” mıdır? Yoksa “var”ın tasarım ve işleyişi üzerinden dört bir tarafa ilan ettiği peyam/peygam (message) mıdır? Peki, ama o halde mesaj ne, mesajdaki ne? Yoksa her şey bir midir? Bir’in şekil değiştirmiş halleri midir, ya da etraflarına fasılasız saçıp durdukları mesajları mı bir? Buna “hemeost” (vahdet-i vücud) mu diyelim, “heme ez ost” (vahdet-i şühud) mu? Yoksa bütün yollar Bağdad’a (Roma mıydı?) mı çıkar?
Bilinç sahibi olan ve olmayanlarda varlığa bürünerek cevaplaşan “Kün!” direktifinin ifade edildiği makam ve bu makamın büyüklüğü, kıymeti, eşsizliği ve yüceliği karşısında sermest olan dimağlar, vericiliğinde alabildiğine cömert olan, baştan sona gizemlerle dolu şu varlık âlemindeki esrarengiz tılsımların çözümü için her şeyde apaçık bir şekilde varlığının ve yüceliğinin ipuçlarını sunan, bundan daha fazla da esirgeyiciliğini ve bağışlayıcılığını nazara veren, keşfedilmeyi isteyen gizli bir hazine gibi tüm esma ve evsaflarıyla şuur ve şuurlular tarafından fark edilmeyi ve kendisini fark edenleri de altlarından ırmaklar akan Firdevslerde konuk etmeyi isteyen Mevcud-i Meçhulün ne kadar âlî ve kendilerinin de ne kadar aşağıda olduğunu, fakat bu denksiz konumlamanın tersine olarak en üst derecede muhatap alındığını ve şu varlık âleminde kendisini temsil vazifesiyle vazifeli kıldığını fark ederler…Fark ederler de, sevinçten, şükürden, ser fürudan kendilerinden geçer ve şöyle seslenirler: “Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştük. Sana dehalet ediyoruz ve sana hizmetkârız ve senin rızanı istiyoruz ve seni arıyoruz.”
Bu noktaya sağ salim gelebilen bir ruh, bir dimağ, artık mülkün bünyesinde ve simasında nakşedilmiş olan mesajlarla öte yanında ışıl ışıl olan melekûtla iç içe, sarmaş dolaş olur, mülk-melekûtu özünde görüp göstererek iliklerine kadar bütün varlık ve melekeleriyle kendisi de şeffaflaşıp mesajlaşır… Sözcükleri o mesajdan, davranışları o mesajdan, his ve kararları o mesajdandır. Dışarıdan bu dimağa bakıldığı vakit aslında mesajın veya mesaj sahibinin kendisi görünür… Kalkarken otururken, dinlerken, konuşurken O okunur, O izlenir, O dinlenir…
Bu kışırdan arınma ve lübbe erişip safileşme aşamasına gelen bir dimağ artık sıradanlıktan çıkmış, Hallac-ı Mansur ve İbn-i Arabî ile hemdil ve hemfikirdir. “Al beni de ver beni” şeklindeki talebini karşılamış olarak zihnen ve fikren varlıkla bütünleşmiş, birleşmiştir; beyin yapıcıyla kol kola, diz dizedir artık. Bu yapısıyla Abdülkuddüsleri, ruman aşkına tekkeyi terk eden postnişinleri geride bırakır. Hızır’la yoldaş olur, beşerin Temsilcisi ve Kurtarıcısına (s) minnettarlığını ifade eder…

Mülkün, mevcudun üstüne çıkan bir kalp-kafa, kısa bir süreliğine dahi olsa, suyun yüzünde belirip sönen kabarcıkların gaye-i asliyelerinden birinin, semadaki güneşten gelen şuaların sürekli olan parıldayışlarını gören gözlere göstermek olduğunun, yeryüzüne misafir olarak getirildikleri günden bugüne kadar bir devr-i daim gibi sürekli bir şekilde hayy doğan, ömrü boyunca hayy olarak yaşayan ve en-nihayet terk-i hayat edip tebdil-i mekân eden tüm zihayatların vazife-i asliyelerinden birinin Hayy-ı Daimî’yi fehm ve idrak etmek, ettirmek olduğunun şuuru, bilişi ve bilinci içinde kendinden geçkin, mest ve sermest olur… Akl-i meaşı, akl-ımeadı çoktan geçmiş, akl-ı nuranîye ve oradan da akl-ı küle intikal etmiş bir halde, bütün veçheleriyle parıl parıldır…
Artık dört bir tarafı ışıl ışıl parlayan mesajlardan yola çıkarak Mesaj Sahibini tanımak, anlamak ve idrakiyle O’na muhatap ve ef’al, ahval ve akvaliyle O’na ayine olmak ister. Şuur sahibi bir mesaj, bir yansıtıcısı ve tellalı olduğunun farkında olarak “Biz kimiz?” “Nereden geliyor ve nereye gidiyoruz?”, “Bütün ipler kimin elinde?”, “Kün fe yekün’den bu yana doğanların, ölenlerin devr-i daimi ne anlama gelmektedir?” gibi soruların cevaplarını bulmuşluğun süruru ve güveni içinde, pratik ve tefekkür dünyasında mest ve sermesttir.

Bu zirveye çıkmış olan kalp ve dimağlar sıradan olmaktan çıkar… Bu noktada, kuşların da dilini, zemin ve yıldızların da dilini anlar ve onlarla arkadaş ve vazifedaş olurlar bunlar… Atomun etrafındaki halkalardan seyyarenin etrafındaki tabakalara, oradan şemsin etrafındaki peyklere pervaz eder, derken yedi kat semaya atlar, başı yedi kandilli Süreyya’ya değer… Katre iken derya, zerre iken şems olur, fani iken bakışları ebediyete çevrilir, aciz iken Kadir’e yönelir kadir olur, hiç ender hiç iken bütün kâinatı kucağına doldurur, bütün buud ve veçheleriyle kastedilen gaye ve manada “Kün!” emrinin mazhariyetine dâhil olur…
Bu fikrî ve deruni ufuk turundan sonra zaviyesini tutturmuş olan akıl ve duyularını devreye sokarak hakikatleri görmesine mani olan önyargılarından kurtulabilmiş, hayatta karşılaştıklarını akıl, mantık ve kalbe teyit ettirerek tefekkür ve muhakeme yolundaki yalpalamalar ve ikilemlerden kurtulabilmiş, bu yolla da kararık haldeki ufuklarını açabilmiş, isabetli düşünmeye ve kararlar almaya başlayabilmiş dimağlar ne mübecceldir!…
Selam olsun, âlem-i şehadeti teşkil eden cüzlerinin üzerindeki ışıltılı mesajları bütün buutlarıyla isabetli olarak idrak edip varlığın künhüne erişen böyle seçkin dimağlara… Selam olsun varlıktan bir adım ötedeki aklın, iyinin, estetiğin el ele olduğu melekût âlemine sıçrayabilen, oradakilerle an be an sarmaş-dolaş olabilen kalplere…

Mehmet Baran

1) Yunus Suresi, 100.
2) “(İnsanlar) bakmıyorlar mı o deveye; nasıl yaratıldı?”Gaşiye Suresi, 17.
3) Akıl sahibi insanlar için kullanılan bu tabirler, kısaca şöyle açıklanabilir: Akl-ımeaş: Bu akıl, kısa görüşlü olup mülkün ötesine geçemez, görünüşe göre hüküm verir. Akl-ımead: Allah’ı idrakte yarı aygın, yarı baygın olan akıl. Melekût parıltılarını bazen görür, bazen kaybeder. Akl-ı nuranî: Mülkün melekût buudunu müdrik, dünyaya gönderiliş sebebinin idrakinde, Allah’a yönelmiş,kendini ve kalbini dünyadan temizleyip nurlandırmaya çalışan akıl. Akl-ı kül: Allah’ın sevdiği, seçtiği, ilahî lütfa, kurbiyete nail akıl.

CEVAP VER