ÇAĞIN HASTALIĞI OLMADIĞIN GİBİ GÖRÜNMEK

0
554
reklamlar
Yazı arası Reklam

21. yüzyıl bilimsel ve teknolojik gelişmelerin doruk noktasına çıktığı ve özellikle 1990’lı yılardan itibaren iletişimdeki dönüşümle atılım gösterdiği bir dönem. İnternetin, İnternet’e bağlı olarak sosyal ağların; telefonun ve onun z kuşağı diyebileceğimiz son modellerinin ortaya çıktığı, insanların tek tuşla dünyanın diğer ucundaki bireylere ve bilgilere ulaştığı bir çağda” kendi” olarak kalmak ne kadar mümkün?
Globalleşme düşüncesi, çağa ayak uydurma ve çağın gerisinde kalma endişesi ile gerek bireyler gerekse bireylerin içinde bulunduğu toplumlar zoraki kültürlenmenin de etkisiyle değişim ve dönüşüme istemli veya istemsiz konu olmakta.

İlk olarak Arapların sonra da Osmanlıların öncülüğünde 1600’lü yıllara kadar dünya hâkimiyeti açısından güçlü olan Müslüman Toplumlar 1600’lü yıllardan itibaren Avrupalılar karşısında ilk olarak ekonomik üstünlüğü kaybetmeye başlamış ve sonraki yüzyıllarda bu durum, siyasi alanda da baş göstermiş. Ekonomik ve siyasi alanda ortaya çıkan Batı ve Hristiyan dünyasının üstünlüğü sonraki yüzyıllarda toplumsal hayata nüfuz etmiş ve Doğu toplumlarını kültürel alanda da etkisi altına almıştır. Özellikle 20. yüzyıl sonu ve 21. yüzyılın ilk yıllarında İslam dünyasında mezhep kavgalarının ve savaşların yayılması buna bağlı olarak ayrılıkların ve dağılmışlığın Müslümanları içten içe sindirmesi Müslüman kimliğini aşındırmış ve insanları ikilemlerle, buhranlarla baş başa bırakmıştır. Sosyal, kültürel ve ekonomik hayattaki değişim ve bu değişimin Batı kültürü ve sistemi çerçevesinde şekillenmesi Müslümanların dünya sınavına farklı başlıklar eklenmesine yol açmıştır.

Faiz yiyenler ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi kalkarlar. Bu onların: “Alım satım da ancak faiz gibidir.” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alış verişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de faize bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah’a aittir. Kim faize geri dönerse artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır. Allah, faizi yok eder de, sadakaları artırır. Allah, günahkâr kâfirlerin hiç birini sevmez. ayetini okuyup anlayan ve bunu yaşamına yansıtmaya çalışan Müslümanlar faiz üzerine şekillenen ekonomik dünyanın oluşturduğu düzende ya hayatın dışında kalma ya da düzene ayak uydurma seçenekleriyle imtihan olmakta. Toplumun başka bir ifadeyle dünya düzeninin ve dünyada ebedi kalacağını düşünen ruhların mimarı oldukları “Başımı sokacak bir evim olsun!” düşüncesi veya “Ayağımızı yerden kessin yeter.” diye yola çıkılıp lüks yaşam arzusuyla milyonlar sayılan araba sahibi olma isteği ve “Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.” ikazı arasında gidip gelen Müslümanlar. Bu ikilemden insanlara çıkar yol sunmak için yola çıkan ve yine dünya düzenine uyumlu şekillenen İslami finans kurumları zihinlerdeki soru işaretlerini cevaplamaktan uzak kalmıştır. Müslümanların böyle bir ortamda kendilerini modern dünyanın dişlilerinden uzak tutma imkânı var mıdır? Veya böyle bir düzene kendini kaptırmamanın bir imkânı var mıdır? Bu soruya “Elbette vardır!” cevabını herkes verebilir ancak önemli olan bu cevaba uygun yaşamaktır.

Sadece ekonomik alandaki gelişmeler değil, sosyal hayat da dünya imtihanının çeldiricilerinden bir diğeridir. Günümüz insanı görünür olmak, takip edilmek, gösteri gibi popüler kültürün getirilerini sonuna kadar kullanma özgürlüğünü elinde bulundurmakta. İsteyen herkes özgürce gösterilerini ortaya koyabilmektedir. Kimi zaman aile içi mahremiyet, kimi zaman para, nadir de olsa fikirler bu gösterilerin en önemli temaları. Ekonomik alandakine benzer bir biçimde, bu konuda sistemin mecbur bıraktığı bireylerden söz etmek doğru olmaz. Çünkü ekonomik sistem içinde bireyler kendilerini uzak tutmak istedikleri haramlara dolaylı yollardan ve kendi istekleri dışında dâhil olmak mecburiyetinde kalabiliyorlar. Ancak kültürel ve sosyal alanda özellikle de sosyal medyayı kullanma konusunda insanları doğrudan buna zorlayan bir mecburiyet yoktur. Sosyal hayattan soyutlanma, yalnızlaştırılma, çağın gerisinde kalma endişeleri gibi şeytanın vesveseleri ve toplumun veya dünya düzeninin dolaylı yaptırımlarından başka bir şey değildir. Müslüman kimliğiyle öne çıkan bireyler kendini -onu hiçbir zaman kabullenmeyecek, ne yaparsa yapsın iyi görmeyecek ezeli düşmanlarına- kabul ettirmek veya kendini kanıtlamak ve zihnine empoze edilen gerici yaftasından kurtulmak veya daha süslüsü İslam’ı daha iyi temsil etmek amaçlarıyla dünyanın nimetlerine başka bir ifadeyle dünya imtihanının çeldiricilerine bodoslama dalmakta ve çevresini kandırdığı gibi kendisini söylediği yalanlara veya görünen yüzünün gerçekliğine inandırmakta.

Çevremize baktığımızda veya kendi davranışlarımızı İslam akaidi çerçevesinde düşündüğümüzde “Yiyiniz içiniz; fakat israf etmeyiniz! Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” ayetini aklımıza getirdiğimizde reklam ve gösteriş alanı haline getirilen iftar sofralarını, “Desinler ki” bağlamında değerlendirilebilecek şaşaalı düğün merasimlerini, kent dışına taşınan malikaneleri ve yediğinin içtiğinin sadece resmini paylaşanların durumlarını nasıl açıklayabiliriz. Varlıklarının reklamında yarışan insanların haberi “Sevininiz ve sizi sevindirecek şeyler ümit ediniz. Allah’a yemin ederim ki, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin de önünüze serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum.” hadisiyle 1438 yıl öncesinden verilmiş. Görünüşe göre dünya birçok Müslüman’ın önüne serilmiş. Önümüze serilen dünyanın aldatıcılığından uzak durabiliyor muyuz? İşte bu soruya samimiyetle “Evet!” diyemiyoruz. Eğer bu soruya net bir cevap verebilseydik savaş alanına çevrilen Müslüman şehirlerde solan çocuk yüzleri olmazdı. Sezai Karakoç:”Müslümanlar Kuran’dan uzaklaştı uzaklaşalı gün yüzü görmediler.”derken sanırım bunu ifade etmiştir.

Gerek konuşmalarımızda gerekse sosyal medyada mangalda kül bırakmamacasına Müslüman kimliğini savunurken bir taraftan da İslami kaidelere uymayan iş ve uygulamaları yine İslam’a hizmet amacıyla yapmaya devam eden nefislerimiz vicdanlarımızın sesini susturmaya yetecek bahaneler üretmeye ne kadar devam edebilir? Dünya düzenini içine atılan her daneyi öğütüp aynileştiren değirmene benzetirsek bu değirmende öğütülüp farklı kalmak ne kadar mümkündür? Bunlar, bizlerin nefislerini kurtarmak için ortaya attığı bahanelerdir, denilebilir. Bu bahaneleri ortadan kaldırma, yalnızlaştırılma korkusu yaşamadan inandığı değerleri savunmadan önce yaşama, kendini başkalarına kanıtlama amacı gütmeden Müslüman toplum yapısının gereklerini yerine getirmek mümkündür.Hadisi şerifte bir bedene benzetilen Müslümanların birlikte hareket etmesi, ortak tavır koymaları ve İslam akaidini hayatlarına düstur edinmeleri yukarıda ifade edilen dünya hayatına dalma konusunda daha uyanık olmakta bir ilk adım olabilir. “Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.”. ayette oyun ve eğlence olarak tanımlanan dünya hayatının geçiciliği vurgulanmakta. Bu bağlamda düşüncemiz, duygumuz, davranışlarımız birbirini tamamladığı, içimiz dışımızla bir olduğu veya nasıl görünüyorsak öyle olduğumuz zaman modern dünyada Müslüman kimliğimizi koruyarak ve İslam’ın bize çizdiği sınırları dünyaya çizerek yaşayabiliriz.

Yasemin KURTLU

1) (2/Bakara/275-276).
2) (3/Âl-i İmran/130)
3) 7/A’râf/31.
4) Buhârî, Rikâk, 7; Müslim, Zühd, 6.
5) 29/Ankebut/64.

Yazı altı reklam

CEVAP VER