Medya ve Etkileri

0
504
world and technology concept with doodle technology symbol, vector illustration
reklamlar
Yazı arası Reklam

وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Lügatlerde yazılı, sesli ya da görsel tüm kitle iletişim araçları ,(basın, yayın) şeklinde tanımlanan medya kavramı, aslında halka bilgi vermek, onu eğitmek ve efkârına tercüman olmak amacı ve mesuliyetiyle, elde ettiği tüm yararlı bilgileri aktaran, görsel ve işitsel kitle iletişim vasıtalarının tamamını ifade eder. Bu anlamda medya, birey ve toplumların öğretmeni, rehberi, tercümanı ve temsilcisi sayılabilir.
Medya için “toplumun gören gözü, işiten kulağı ve konuşan ağzı” dense çok mu abartılı olur, bilmiyorum; ama icra ettiği faaliyetlerle böyle bir evsaftan tamamen mahrum olduğunu iddia etmek de herhalde kolay değildir diye düşünüyorum.

Medya, içtimaî, iktisadî, siyasî, irfanî vs. gibi pek çok yönden, neredeyse tüm birey, grup ve katmanlarıyla birlikte bütün bir halkı etkilemekte, dönüştürüp şekillendirmekte, milletin efkâr ve hissiyatına tercüman olmaktadır.

Medyanın birbirinden farklı görevleri vardır. Ülke içerisinde ve dışarısındaki gelişmeler konusunda toplumu doğru bir şekilde bilgilendirerek, haber ve bilgi verme yükümlülüğünü yerine getirir. Medya, yürütmenin uygulamalarından ve sistemin pratiklerinden halkın yararına olanları desteklemek ve zararına olanları usulünce eleştirmek suretiyle denetim ve eleştiri vazifesini icra eder. Toplum içerisindeki ve/veya toplumlar arasındaki farklı zenginlikleri tanıtarak toplumu eğitme ve eğlendirme fonksiyonunu sergiler. Önemli gelişmeler karşısında belli duruşlar ve tepkiler sergilemek suretiyle de kamuoyunu oluşturma ve/veya yansıtma görevini ifa eder.
Semavî hakikatler etrafında birleşen bir topluluğun, bu yek ahengliğini sürdürebilmesi için, bünyesindeki insanları her zaman iyiliğe, erdeme, takvaya ve ihlasa çağıracak, fazıl, muhlis, muttaki vediğerkâm naşir ve münadi seslere ihtiyacı vardır. Bunların, daima onun önünü aydınlatmaya çalışması gerektiği gibi, mütemadiyen onu fenalık ve kötülükten, bencillik ve tekebbürden sakındırmaya da gayret etmesi lazımdır.

İçinde bulundukları günü ve erişecekleri yarını bu şekilde nurlandırabilenler, kendilerini ve gelecek nesillerini kurtarabilenler, işte bu iyiyi ve erdemi yaşama-yaşatmayı, fenayı ve enaniyetten uzaklaşma-uzaklaştırmayı kendilerine maksad-ı bizzat ve gaye-i aslî yapan mezkûr topluluklardır.
Bu zaviyeden değerlendirildiği zaman bir toplumun medya organları, o toplumu meydana getiren üyeleri her zaman müspete, teavüne, terakkiye ve tearüfe sevk etme maksatlı olarak istikametlerini göstermek ileeğrilik ve doğruluklarına dikkat çekmek üzere o topluma seslenmekte olan bir nevi umumî vaiz ve hatiplerdir.
Aslında inanan bir yürek ve hakikati kavramış bir dimağ için hayattaki en esaslı şeylerden biri, güzelliklerin ve iyiliklerin, adalet ve faziletlerin ilham ve beslenme kaynağı olan vahyî hakikatlerin hakkıyla idraki ve yüceliklerine değer bir formda ve muhteviyatta yaşanması ve tatlı ve müjdeleyici bir dille de bunun anlatılması, başkalarına intikalinin sağlanmasıdır. Bu şekilde kendilerinin eriştiği mutluluk ve yücelik ufkuna başka insanların da ulaşmasının sağlanmasıdır. İşte bunu gerçekleştirmede istifade edeceği vasıtalardan birisi de medyadır. Medya organları, sınırlı ve geçici dahi olsalar, bu yüreklerdeki fikir ve inançların naşiri ve dağıtıcısıdırlar; olmalıdırlar.

Sanıyorum tam da bu noktada ifade etmek gerekir ki, bazı medya organları, insanları bilgilendirmek, aydınlatmak ve/veya efkârının tercümanı olmak gibi bir görev yapması gerekiyorken, bazıları da insanların vazgeçilmez ve mütemmim cüzü konumunda olan dinî nasihat ihtiyaçlarını karşılamaya matuf bir fonksiyon icra ediyor olmalıdırlar. İnsan, nasıl ki biyolojik yönden havaya, suya, gıdaya, içtimaî hayatta da aileye, arkadaşa, yoldaşa ve gönüldaşa muhtaçtır, öyle de dinî yönden bilgilenmelere, hatırlatmalara, uyarılmalara ve şevklenmelere ihtiyaç duyar.
Bu bağlamda pek çok coşkun ve yetkin gönül var ki, vicdanların alabildiğine mütehassıs ve müteheyyiç bir yapıda oldukları bir ortamda, kâinatın her bir noktası üzerinden parıldayan isimler ve sıfatlardan ilham alarak birçok doyurucu ve itminana erdirici nesâyih-i diniyeyi, maksadı dini hakikatleri muhtaç gönüllere duyurmak olan cerâid-i diniye üzerinden bir an önce o hisli-duygulu, dalgalı-heyecanlı vicdanlara ulaştırmak, rahmet-i Rahman misali o yürekler üzerine yağdırmak isterler.

Diğer taraftan medya mensuplarının, özellikle de erbab-ı kalem olan kısmının bütün söyledikleri, sergiledikleri ve intikal ettirdikleriyle örnek alınacak, imrenilecek bir edep ve adapla mücehhez olması lazımdır. Hem öylesine bir edep ve adap ki, çerçeveleri semavî fermanlarla çizilmiş, çizgi ve nakışları, nebevî pratiklerle işlenmiş, beride ümid, şevk ve erdem neşretmekte, ötede Firdevs, Adn cennetleri ve Rüyetullahla müşerref olmayı kazandırmakta…
Medya üzerinden takipçilerine ulaşan her bir ses, her bir görüntü, her bir satır ve çizgi, kırıntı dahi olsa her bir bilgi, aklı ilimle doyurur ve doyurmalı, efkârı hakikatle terbiye eder ve etmeli, hissiyatı aşka teali eder ve ettirmeli, letaifi irfanla doyurur ve doyurmalıdır. Onların sözleri tarafsızca ve kalb-i umumî-i müşterek-i milletten çıkmalıdır. Medya tarafından gerçekleştirilen yayınların uyacağı kuralları mevzuattan daha çok, vicdanlardaki hiss-i diyanet ve niyet-i hâlisa tanzim etmeli.

Ama gel gör ki medyada çalışan her dimağ, her kalem, maalesef ve maatteessüf ahlaken ve edeben böyle terakki edemiyor ve edemediği için de edepsizlik ve irfansızlık çukurunda debelenip duruyor; edemediği için de fenalık ve kötülük onun bu tedeniyeti ve biedebiyeti üzerinden yol bularak, içinde/başında bulunduğu medya organ(lar)ını, kısa bir süre içerisinde etrafa kin ve nefret yayan bir naşir-i ağraz yapıyor, alelade bir medya organı iken onu, huzuru, erdemi ve merhameti doğuran iyinin muhalifi şeytaniyetin, adalet ve eşitlik üzerine kurulu kardeşlik ve birliğin bozucusu fesad ve düşmanlığın mümessili, tellalı ve yayıcısı, adeta yayın organı haline getirir.
İşte bu yüzden medya takipçileri her medya organını sağlam ve güvenilir görmemeliler. Zira içi fenalaşmış ve bütün neşriyatı ve kullandığı bütün argümanları fenalık üzerine kurulu, ahlakı dejenere ve fenalaştırma amaçlı birçok basın-yayın organı türemiş –özellikle de sanal dünyanın köşe başlarını tutmuş- durumdalar. Verdikleri imaj, sergiledikleri tavır dürüst ve ıslah edici görünse bile, bunlara karşı fevkalade dikkatli olunmalı, ihtiyat elden bırakılmamalıdır. Bunların verdiği her bilgiye inanmamalı, sundukları her haberin üstüne doğruymuşçasına atlanmamalıdır.
Evet, medya organları yapacakları gerçekçi ve yol gösterici yayınlarla, fikrî ve itikadî gıllıgışlara, ahlakî ve içtimaî tezviratlara karşı saf ve ham zihinlere bedraka-i efkâr (fikirlerin kılavuzu, yol göstericisi) olup hayat yollarını aydınlatması ve bu suretle de onların zarardide olmalarını önlemesi lazım gelirken, ne yazık ki bazıları kimi zaman kasıtlı olarak bunu yapmamakta, bütün fenalıklara badi (sebep olan, yol açan), bütün felâketlerin müvellidi (doğurtan, meydana çıkaran) olmaktadırlar.
Medyanın mahiyetindeki bu menfi gidişata bir çözüm yolu bulunmaz, bu teaffünleşmenin önü alınmazsa, bu tarz medya organlarının neşriyatlarıyla halkın efkâr-ı ammesi ıslah olamaz bir tarzda fenalaşır, tedavi edilemez bir yoğunlukta teaffün eder, hastalanır… Şayet zamanla medya ve etkisindeki takipçileri müptela oldukları bu fena halden, giriftar olduğu bu maraz ve seretandan halas olmazlarsa, tamamıyla ifsad olur, çevrelerini de fesada uğratırlar.
Böyle bir gelişme karşısında mesuliyet sahibi bir vicdan için yapılacak şey, ya derhal o kirlenmiş ve kirleten çevreden ayrılıp, menfi işlerini yapan bir fabrikanın dişlisi olmaktan çıkmak ve temiz ve nafî bir çevreye sığınıp ecram ve elvah-ı âlemi mütalaa ve tefekkür etmek suretiyle hakiki manada nefeslenmek, kalben ve dimağen gıdalanmaktır, zira böyle bir aygıttan ve ortamdan yarar gelmeyeceği aşikârdır; ya da üzerinde bozucu ve bozguncu evsaf taşımayan, tersine her veçhesiyle münevver, müdavi, müslih, muttaki, muhlis ve yetkin kalemlerden oluşacak olan “Marifet ve İttihâd-ı Ekrad” gibi neşir organlarını devreye sokmak ve bunlar üzerinden emr-i bil maruf nehy-i anilmünker vazifesini yerine getirmeye çalışmaktır.

Yıllar var ki bizdeki medya iki kıyas-ı fâsid (yanlış kıyas-karşılaştırma) cihetiyle ve haysiyet kırıcı bir neşriyat ile ahlâk-ı İslâmiyeyi sarsmakta ve efkâr-ı umumîyeyi (halkın düşüncesi, kamuoyu) perişan etmektedir. Bu yanlış kıyasların ve haysiyet kırıcı yayınların mesul ve münevver dimağlarca kabul edilmesi mümkün değildir:
Başka ülke ve milletlerin, özellikle de gayri Müslim toplulukların eğlence anlayışları, göz ve kulak zevkleri, damak tatları bizimkilerden farklı olduğu gibi ahlak, adalet ve beşerî münasebet tarzları, hayat ve hakikat telakkileri, az ya da çok buud ve muhteviyatlarıyla da oldukça farklıdır. Medya tarafından bu konularda bilgilendirme yapılırken örfî, ahlakî ve dinî olarak içtimaî yapımıza ne kadar yararlı ve/veya zararlı olabileceklerine dikkat edilmesi gerekmektedir.

Bir kamete güzel gelen bir elbise, başka bir bedene çirkin gelebileceği gibi, bir topluma güzel gelen bir davranış modeli, bir başka topluma fevkalade çirkin olabilir. Aynen bunun gibi Fransız ihtilali kebirinin getirdiği düsturlar, Avrupalı Hıristiyan milletler için ideal bir düstur-u hareket olabilir; zira geçmişteki yaşamları, sosyal münasebetleri, siyasî yapılanmaları, ihtilalin getirdiği sekülerlik ve milliyetçilikten çok uzak ve farklı değildir. Zira Kavimler Göçü’nden bu yana yerleşedurdukları coğrafyalarda kimlerin nerede yaşadığı, sınırlarının nerelere kadar uzandığı bilinmekte ve uzun süredir siyasi ve içtimaî yaşamlarını bu coğrafîk-demografik gerçekliklere göre sürdürmekte idiler.

Oysa insanlığa sunduğu kavimler üstü prensiplerle, dairesine aldığı tüm milletleri adilane bir şekilde eşit ve kardeş yapan İslamiyet, temel felsefesi başkalarının varlığını inkâr ve onları asimile etme üzerine kurulu menfi milliyeti kökten yasaklamış, insanlığın içtimaî ve siyasî seretanı olan bu anlayışı, hükümran olduğu coğrafyalardan tamamen kovmuştur. Vahy-i semavî, ümmeti oluşturan milletlerin unsuriyetçiliğe kaymasına izin vermediği gibi, birbirlerini inkârla asimile etmelerine de izin vermez. Bu konuda esas olan İslam kavimlerinin bir orduyu oluşturan taburlar, tugaylar gibi ümmeti, İslamiyet milliyetini oluşturmalarıdır. Bunun tersine hareket edenler, bilerek veya bilmeyerek İslamiyet’in ana umdelerini ihlal etmektedirler.

Vatanını ve milletini sevenler, vazifesini hakkıyla yapanlardır. Vatanperverlik ve milletseverlik davasını güden“herkes vazifesini bilmeli, gereğini tam olarak yapmalı, sû-i istimal etmemeli”dir.
Nefsini hala aşamamış, milletin menfaatini şahsî menfaatinin üstüne hala yerleştirememiş olan bazı medya sahipleri, ellerindeki bu müessir gücü su-i istimal edip ya eski hesaplarıyla bağlantılı kişisel istikamette kullanıyorlar; hâlbuki şahsiyatın, fikr-i intikamın maden-i habisi olduğu bilinmektedir veyahut on para kazanmak için ahlâk-ı İslâmiyeyi esasıyla sarsan istihzaat (Alay etmeler) ve terzilât (rezil etmeler) ve müstehcenat (açık saçıklıklar) ile ezhan-ı şûrede (verimsiz, çorak zihinler) ahlâk-ı rezilenin tohumunu ekiyorlar veyahut devletin en mühim, en nazik ve en hafi noktalarını avamın ezhanına arz ediyorlar ki, bizi bu hale düşüren malâyanilik ve mafevkinin vazifesine karışmak gibi seyyiata meydan veriyorlar. Bu gazetelere ya tensikat veya taksimü’la’mâl kaidesinin icrası lazımdır.

Vazife-i asliyesi toplumu yeni gelişmelerden haberdar etmek, peyderpey yeni bilgilerle donatmak, sevincini ya da sıkıntısını dile getirmek olan medya organlarının bu tedriç kuralına riayet ettiklerini söylemek zordur. Çoğu zaman kaş yapayım derken göz çıkarmak durumundadırlar: “Ciddi gazetelerin ayinelerinden, iki aylık çocuğun ağzına ekmek doldurmakla çarçabuk büyük olmak için öldüren seksen yaşındaki âcuzenin suret-i kabihi içinde görünüyor.”
Medyanın temel hedefi toplumu gerçek manada bilgilendirmek suretiyle ittihatlarını ve ilerlemelerini sağlamak iken, birçoklarının aldatma amaçlı sözlerle kurnazlık, ayyarlık ve demagoji muhtevalı cerbeze ile yaptıkları yanıltıcı, safsata, laf kalabalığı içerikli mugalâtalarle İslam milletlerinin birliğinin bozulmasını netice vermekte olduklarını görmek, gayemiz, amacımız ve hayalimiz olan, var olduğumuzun, yaşadığımızın delili ittihat ve ilerleme öncüllerini akim bırakmaları, ne kadar ibretamizdir.

Biz bütün bir medya organları olarak şu zamana kadar maalesef eleştiri ve övmenin dozajını ayarlamayı bir türlü beceremedik. Zengin ve etkili olan “Haydar”a ya yaltaklanıp “Haydar Ağa” müdahaneciliğini yaptık; işimiz ve menfaatimiz bitince de bütün bütün haksız bir şekilde, şerefini beş paralık edercesine “Haydo, Haydo” deyip nankörce ve edepsizce dilimize doladık.

Medya organları, doğru-yanlış uygulamaları dile getirmek ve halkı aydınlatmak-kamuoyuna tercüman olmak gibi iki görevi gördükleri için, dolaylı dolaysız iki vazife-i mühimmeyi de deruhte etmişlerdir. Dellâlü’l-mehasin ve’l-meayib (güzellikleri ve kusurları-ayıpları ilân eden) olmaları itibariyle milletin gerçek hâkimiyetinin ve millet adına devleti teftiş etme hakkı (ki adeta keskin bir kılıcı) olan medya gücünün varlığı muhafaza edilmelidir. Hatibü’l-umumi (umum adına konuşan) veyahut mürebbiyü’l-efkâr (fikirleri terbiye eder, olgunlaştıran) olmaları yönüyle de milletin efkârını terbiye etmeli ve eksiklerini gidermelidir.

Hâlbuki şimdi, ifade edilenlerin tersini yapıyor, medya. Zira ortada ciddi bir medya enflasyonu var; derinlik ve kalite yerlerde… Hangi medya organının ne tür bir görev icra ettiği net değil, her şey karman-çorman. Tabii bu dağınıklık ve karmakarışıklık, medyanın yapıcı ve iyileştirici gücünü zayıflatmakta, takipçilerinin kültürlerini sığlaştırmakta, bu alanda emek sarf eden, gayret gösteren gerçek basın emekçilerinin bütün gayretleri de berheva olmaktadır. Ve ne yazık ki bu durum, yılların billurlaşmış ahlakını tahrip edici erozyonlara, milleti birbirine kenetleyen içtimaî bağları zayıflatıcı, belki de koparıcı kültür istilalarına zemin ihzar etmektedir.
Medya, sahip olduğu etkileme gücüyle icra, teşri ve adliyeye tesir edebilecek derecede müessirdir. Bu yüzden su-i istimal edilme ihtimali her zaman vardır. Bu yüzden toplumun elinde medyanın rengini, yani kalitesini, kalpını ve sahihini ayırt etmeye yarayacak turnusol kâğıdı olmalıdır. Künhüne vakıf olduğu bir kısım olayları nasıl yansıttığına bakmalı, ele alışında ne kadar ifrat ve tefrite kaydığına dikkat etmelidir; bazen de saykal vurmak suretiyle, o elmas kılıcın pasını, kirini gidermeye (irşad ve ikaz etmek şeklinde) çalışmalıdır.
Diğer bir husus var ki dile getirilmeden bahis natamam kalır, sanırım; o da şudur: Bir erbab-ı kalem, bir münevverü’l efkâr, her zaman doğruları yazmalı, bu doğruları güzel bir formda sunmalıdır. Öyle ki en zor zamanlarda bile yazdığı hakikatlerin arkasında durmalı ve idamla dahi yargılansa “Ey paşalar, zabitler! Bütün kuvvetimle derim ki: Gazetelerde neşrettiğim umum makalâtımdaki umum hakaikte nihayet derecede musırrım. Şayet zaman-ı mazi canibinden, Asr-ı Saadet mahkemesinden adaletname-i şeriatla davet olunsam, neşrettiğim hakaiki aynen ibraz edeceğim. Olsa olsa, o zamanın ilcaatının modasına göre bir libas giydireceğim” diyebilecek kadar yazdıklarından emin olmalıdır.

Medyamız, iradesini ve fonksiyonlarını fena ve kötülerden tam olarak kurtardığı, fenaya ve sahteye pas vermeyip iyiye ve yararlıya sahip çıktığı, milletin inancına, kültürüne ve ahlakına mugayir neşriyat yapmadığı, yalana, yanlışa yol vermeyip doğruya ve dürüste sahip çıktığı zaman, millet olarak sahil-i selamete çıkma ihtimalimiz belirdi denilebilir; milletin meramını gerçek manada dile getirdiği, her türlü gelişmelerden onu haberdar ettiği, milletin faydasına olan uygulamalara sahip çıktığı, zararına olanlara cephe aldığı, milletin efkârını gerçek bilgilerle geliştirdiği, imkânları nispetinde ona müspet katkıda bulunduğu, güzel ahlaka sahip çıktığı ve bu ahlakı yeni kuşaklara imrendirerek aktarmaya başladığı zaman, talihin artık yaver gitmeye başladığı ifade edilebilir sanıyorum.

1) Allah’ın dinine sarılıp birlik olduğunuz gibi, içinizden bir de öyle bir topluluk bulunsun ki, onlar insanları hayra çağırsın, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırsın. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendisidir. Âl-i mranSûresi, 104
2) “Volkan gibi cerâid-i diniye ile nesâyih-i diniyeyi, o mütehassıs ve müteheyyic vicdanlara yağdırmak istiyoruz”Eski Said Eserleri (Makalât), 2009, s. 98.
3) “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onu tahkik edin. Yoksa bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.” Hucurat, 6. Ayet.
4) “İyiliği emretmek ve kötülükten men etmek.” Bkz.:Al-i İmran Suresi, 104; Tevbe Suresi, 71, 112; Hud Suresi, 116.
5) Bediüzzaman, Nutuk, Dersaadet, 1326, s.21.
6) Bediüzzaman, Nutuk,aynı yer.
7) Bediüzzaman, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi,İstanbul, 1327, s.28-29.

Mehmet Baran

Yazı altı reklam

CEVAP VER