Medya ve Ahlaki Yozlaşma

0
931
reklamlar
Yazı arası Reklam

Bazen şu soruları sorarız kendimize: Acaba dünya mı gittikçe kötüleşiyor yoksa her zaman kötüydü de bizim gözümüzü medya mı açıyor? Acaba kötülüğün görünür kılınması kötülüğü artırıyor mu? Kötülük ezelden beri vardı da biz mi bilmiyorduk? Yapılanlar anlatılınca kötülük artıyor mu yoksa insanlar ders alıp kötülüğü terk mi ediyor?
Dünya tarihine bakılınca savaşların, mücadelelerin, hırsların hâkim olduğu dönemler, devletler, yöneticiler ve insanların tarihteki yerlerini ön sıralarda aldıklarını görmekteyiz. Yine insanlar arasındaki ilişkilerde, hak yeme, hırsızlık, iftira, dedikodu ve yazmaya çekindiğimiz nice kötülüklerin yapılageldiği de bir gerçektir. Yazının olmadığı, insanlığın kaderine nisyanın yazılı olduğu dönemlerde neler olduğunu tama olarak bilemeyiz ancak insan alnındaki yazıyı ebediyete taşıma arzusuna kapılıp yazıyı bulduktan sonra kendini derinden etkileyen olay, durum ve kişileri anlatmaya başlamıştır. Medyanın, ilk girişimi bu mudur, bilinmez ama insanın en çok kötülüklerden etkilendiği ve bunları da taşlara kazıyarak gönlünden ve hafızasından silmek istediği bir gerçektir. İnsan, hafızasından silmek istediği şeylerin yazıyla ömrünü uzatmış ve gelecek nesillere örnek kötülükler bırakmıştır. Asırlar boyu kendini anlatma ve insanlara ulaşma çabası gelişen yazı çeşitleri, duvar gazeteleri, matbaa, radyo, televizyon, internet ve sonucunda sosyal medya… İnsanlığın gelişimine paralel olarak her geçen yıl artarak ve çeşitlenerek günümüzdeki halini alan medya, toplum tarafından oluşturulan bilinçsiz ve kolektif bir çabanın sonucunda toplumu etkisi altına almıştır.

Medyanın varoluşunun ana amacı bireylerin bilgi alma ve iletişim hakkı olduğu söylenebilir. Bu amaç kabul edilebilir ancak kutsanarak altında farklı amaçlara ulaşılamaz. Günümüzde haberleşme hakkının hakkını veren medya organları olduğu gibi ana amacının çok uzağında bireylerin yaşam hakkının da sınırlarını zorlayan medya organları da çoğunluktadır. İnsanın iletişim hakkı olduğu gibi, özel hayatını koruma hakkı, en önemlisi yaşam hakkı ve özgür olma hakkı da vardır. Medya bireylerin haber alma haklarını yerine getirirken diğer haklarını göz ardı edemez. 11 Mart 1993, Sudan iç savaşı sırasında açlıktan ölmek üzere olan kız çocuğunu ve onu yemek için ölmesini bekleyen akbabayı Güney Afrikalı Kevin Carter, fotoğraf karesiyle insanların dikkatine sunmuştur. Sudan’daki durumun en net fotoğrafını dünyaya iletmesi ve sonrasında yardımların artması ve haberciliğin amacına ulaşması… Ve 1994, en önemli gazetecilik ödülü Pulitzer’e Kavin Carter layık görülüyor. Bütün dünyada yankı uyandıran fotoğrafı gören vicdanlar Carter’e çocuğun akıbetini sormayı ihmal etmiyor. Fotoğrafı, vicdanları sızlatan kız çocuğunun akıbeti bilinmiyor. Carter da bu soru etrafında yükselen eleştirilere yardım görevlisi olmadığı ve bulaşıcı hastalık riski bulunduğu gerekçelerini ileri sürerek yanıt veriyor. Bu gerekçeler hala insan kalabilmiş insanların vicdanını daha da kanatıyor. Ancak enteresan olan şu ki Carter’a yöneltilen suçlamalar onun da vicdanını kanatıyor ve maalesef 27 Temmuz 1994’te hayatına son veriyor. Onun hayatına son vermesi de medyanın düşünce özgürlüğü çerçevesinde yürüttüğü tartışmaların bir sonucu. Yukarıda habercilik çerçevesiyle hiçe sayılan küçük bir kız çocuğunun hayatı ve yaptığı yanlış, gazetecinin hayatıyla ödetildiği bir hayat. İki durum da hazin ve acı. Öncelikli olan haber alma hakkı mı yaşam hakkı mı? Sanırım bu sorunun cevabını herkes kendine verebilir?

Bu olayın üzerinden on yıllar geçtikten sonra 2015’te Macar kameraman Petra Laszlo kucağında çocuğuyla polisten kaçan göçmen bir babanın ayağına Macaristan-Sırbistan sınırında çelme takarak insanlık ve habercilikle ilgili yeni büyük bir tartışmanın fitilini ateşlemiştir. Aradan geçen yıllarda medya ahlakında nasıl bir değişiklik oluşturmuştur, sorusunun cevabını bu iki olaydan anlayabiliriz.

Özellikle 2000’li yıllardan itibaren medya eğlence aracı olarak yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmış ve toplumsal ahlakı yönlendirici yayınlar beğeni toplamıştır. Maalesef yönlendirme olumlu yönde olmamış ve kısa sürede toplum ahlakında yıkıcı bir etki ortaya çıkmıştır. Bu durum basit bir iktisat teorisiyle yani “arz – talep” dengesiyle açıklanmayacak kadar önemli ve çetrefillidir. Toplum, kendisine ne sunulursa alan, tepki göstermeyen ve dıştan kontrollü, edilgen bir yapı değildir. Ancak konu medya ve etkileri olunca bunun aksi bir görüntü ortaya çıkmaktadır. Bu gerçeğin ta kendisi midir, yoksa bir yanılsama mıdır? Medyanın toplumun aynası olduğu bir gerçekse medyada sunulanlar toplumun bir gerçeği midir? Bu sorular kapsamlı sosyolojik araştırmalar sonucunda açıklanabilir ancak günlük hayatta yediğini başkalarının canı çeker diye saklayan bir kültürde bir kişinin özene bezen yaptığı yemeğin fotoğrafını “Bakın bizim yemeğimize?” der gibi sosyal medyada sunmasının toplumun genel yapısını yansıttığı anlamına gelmez.

İlk olarak televizyon ekranlarında başlayan özel hayatın reklamının yapılması ve sınırlarının zorlanması sosyal medyanın da gelişimiyle yayıldı ve toplumsal yaşamla özel hayatın sınırları karıştı. Bunun sonucunda Necip Fazıl Kısakürek’in “Utanırdı burnunu göstermekten sütninem” diyerek özetlediği kültür yapısında belki mahremlerinin bile göremeyeceği görüntüleri sosyal ağlarda yabancılara sunan insanların “Kızımın gösterdiği kefen bezine mahrem.” mısrasındaki hâle gelmesi, “Müslümanların ayıplarını (ve gizli şeylerini) araştırmayın…” (el-Hucurât, 49/12) ayetinin muhataplarının “Biri Bizi Gözetliyor” evlerinin saatlerce müdavimliğini yapması, “(Resûlüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.”(Nur, 24/30) emrine rağmen film, dizi, gazete ve dergilerde nahoş görüntülere, ellerindeki patlamış mısırlarla hayran hayran bakan bir kitle. Sabah “Yabancılarla konuşma!” diye çocuklarına sıkı sıkı tembihler edip akşam hiç tanımadığı insanlarla saatlerce muhabbet etme. Örnekler çeşitlendirilebilir. Özellikle son on yılda toplumun kültürel yapısına zıt davranış şeklinin yayılması, sadece medyanın toplumun gerçeklerini yansıtma söylemiyle açıklanamaz. İnsanlar içlerinde var olan duygu ve düşünceleri, başkalarının yaptıklarını görünce daha kolay bir şekilde ortaya koyabilmektedir. Yine insan psikolojisi kendinden yüksek statülü bireyin davranışlarını sosyal öğrenme yoluyla taklit edebilmektedir. Bunlar dikkate alındığında olumsuz örneklerin medyada yer alması insanların davranışlarını etkilemekte. Saldırgan davranışlar yapma eğiliminde olan ve bulunduğu çevrenin kontrolü nedeniyle bunu davranışa dönüştüremeyen bireylerin medyada gördüklerini örnek almaları muhtemeldir. Yine toplum tarafından hoş karşılanmayan davranışların medya organlarında hoş bir şekilde sunulması bir süre sonra toplumdaki hoşnutsuzluğu ortadan kaldıracağı da bir gerçektir ve psikoloji buna “alışma” demektedir. Dolayısıyla medyanın topluma ayna tutmasından ziyade medyanın olumsuz örneklere hem de köşeli ayna tutması söz konusudur. Başka bir deyişle medya olumsuz örnekleri, organları aracılığıyla çoğaltmakta ve olumsuz da olsa reklamını yapmaktadır. Bu durum hadis-i şeriflerde “İşlediği günahları açığa vuranlar dışında, ümmetimin tamamı affedilmiştir. Bir adamın, gece kötü bir iş yapıp, Allah onu örttüğü halde, sabahleyin kalkıp:
Ey falan! Ben dün gece şöyle şöyle yaptım”, demesi, açık günahlardandır. Oysa o kişi, Rabbi kendisinin kötülüğünü örttüğü halde geceyi geçirmişti. Fakat o, Allah’ın örttüğünü açarak sabahlıyor.” (Buhârî, Edeb 60; Müslim, Zühd) “Günah gizli kaldıkça sadece sahibine zarar verir. Ortaya çıktığında düzeltilmezse topluma zarar verir” (Câmiü’s-Sağîr, 332) şeklinde açıklanmaktadır. Hadisler bize yukarıda sorduğumuz soruların cevabını da vermektedir. Yanlışlar aleni hâle geldikçe normalmiş gibi algılanmakta ve yaygınlaşmaktadır. Olumsuz örneklerle reklamını yapmadan savaşmak ve onları yok etmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

Toplum fert fert somut bir varlık olsa da toplumun kendisi somut varlığın soyut birlikteliğini ifade ediyor ve kendini ahlaki dejenerasyona karşı koruyamıyor. Esasında her toplum kendi varlığını ve kültürünü koruma araçlarına sahiptir ve ancak bireyin haber alma özgürlüğü, düşünce özgürlüğü kisvesiyle toplumun savunma refleksi ortadan kaldırıldığı için kültürel varlığını ve ahlaki yapısını koruyucu önlemler otomatik olarak harekete geçmemektedir. Bu nedenle bireyler medyanın yozlaştırıcı etkisine karşı toplumu korumak için bilinçli bir tutum geliştirmeli ve acilen uygulamalıdır. Bireysel çabanın zamanla kendi halkası dışına çıkacağı ve toplumun soyut refleksini oluşturacağı açıktır.

Ayrıca medya organlarını ellerinde tutanlar,toplumun maddi ve manevi çıkarlarına uygun bir şekilde medyayı kullansalar, şikâyet ettiğimiz olumsuz etkiler yok edilemez ancak en aza indirgenebilir. Mesela: Kadın cinayetleri televizyonlarda, filmlerde uzun bir süre namus cinayeti olarak sunuldu. Sonrasında vazgeçildi ama artık iş işten geçmişti. Bunun gibi daha birçok konuda medya organlarını yönetenler toplumsal ahlaka aykırı, insan psikolojisini yıpratıcı, aile yapısına zarar veren yayınlar yapmama; kültürel iklime uygun, psikolojik olarak olumlu mesajlar veren yayınlar yapma kararları alsa ve buna uysalar medyanın kamu yararına çalışma amacına daha çok hizmet etmiş olurlar. Böylece mutlu bireyler ve ahlaklı bir toplum inşa edilmesine daha çok katkı sağlamış olurlar.
Sonuçta bireyler olarak toplumsal ahlakı bozuyor suçlamasıyla yapılacakları sadece medya organlarından beklememeli,cüz-i irademizle zamanımızı medyanın sosyalliğinde kurtarıp ihlaslı işlerle bereketlendirmeliyiz. Böylece medyanın yozlaştırıcı etkisinden bir nebze olsun nefsimizi kurtarabiliriz.

Yasemin KURTLU

Yazı altı reklam
PAYLAŞ
Önceki İçerikMedya ve Etkileri
Sonraki İçerikBu Ay

CEVAP VER