Şehr-i İstanbul

0
511
reklamlar
Yazı arası Reklam

“Konstantiniyye elbet fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir.”

Adı Peygamber efendimizin (sav) mübarek dilinden dökülen cümlede anılan kutlu şehir İstanbul’u, şehrimi evveliyatından başlayarak anlatmak elzemdir.

İstanbul ki güzelliği dillere destan, İstanbul ki adı en mübarek dilde anılan. Bu anılışla fetih için yollara düşülen değerli şehir. Kabri yüzyıllardır ziyaret edilen Eyüp El Ensari hazretleri (ra) de İstanbul’da bu sebepten dolayı meftun olmakta değil midir? İlk fethe çıkanlardandır O. Vasiyetinde ise vefatı dahilinde buraya defnedilmek yer almıştır. İşte O, adı verilen Eyüp Sultan semtinden İstanbul’u izlemekte, izleyecek de. Semt onunla anlam, bir güzellik kazandı. Fetih günü geldiğinde ise Peygamber müjdesine mazhar olan Fatih Sultan mehmet Han oldu. Çok şeyler gördü İstanbul, çok olaylara şahit oldu. Çok insanlar tanıdı çeşit çeşit. Bağrında niceleri uyumakta. Nice evliyalara kucağını açtı. Onlarla özdeşleşip onlarla renklendi. Hep değerliydi, hey ayrı bir güzeldi İstanbul. Bugüne dek her insanların hayalini süsledi. Yedi tepesi, camiileri, sarayları, su kemerleri, köprüleri, tabiatı, ezanları, … ayrı bir güzel, ayrı bir huzur iklimi sunmakta insanoğluna. İstanbul gerek tabii güzellikleri gerek maneviyatıyla,tarihi yapılarıyla gönüllerde tahr kurdu ve kurmakta. Şiirlerde, romanlarda, gazete sayfalarında hep baş kahraman oldu. Her göreni mest eden bu şehir islam aleminin her yerinden fertleri misafir etmekte. Eski zamanarda bu kutlu şehirde kültürün yaşandığı, kültür hayatının adeta merkezi olan sarraflar vardı. İşçisinden ev hanımına herkesin mutlaka her gün uğradıkları, kitap kokularını soluyup, sohbet ettikleri, bildar oldukları, ilim adıkları sarraflar. O zamanki insanlar kitaplara dost nazarı ile bakıyorlardı. Şimdilerde o şirin sarraflar hayat sahnesinden çekildi. Kitaplar tek tük kalan sarraflarda ve kütüphanelerde kapalı olarak raflarda ömür tüketmekteler. Kültürün yerini, kültüre hizmetin yerini hırs ve maddiyat almakta. Hayatın gidişatıyla her şey değiştiği gibi insanlar da değişti. Yazılanlar öylesine yazılıyor, eski amacıyla yazılmıyor. Okunmaya değer kitaplar okurunun sıcak ellerine, iki çift bakışa hasret kaldı. Camiilerden ise hala güzel davet sesleri duyulsa da camiilerin manevi sırrı hissedilmeye çalışılmıyor. Gerekli önem gösterilmiyor. Büyüklerimiz hep özlemle eski İstanbul’u anlatırlar. Başlarken de hep Ahh İstanbul ah! dyerek başlarlar cümlelerine. Anlattıklarında az sayıda yerleşimlerin olduğu, denizin daha mavi olduğu, insanların dost olduğu, yardımlaşmanın, güvenin, sevgi ve saygının, merhametin olduğu, renk renk lalerin süslediği, o güzel İstanbul olur. Çınar altlarında serinleyip, dost meclislerinde sohbetin demine vurulurmuş. Yarım asır öncesine kadar kapılarını bile kilitlemezlermiş. Komşu aileden biri gibi görülürdü. Güvenilirdi, yakındı. Evlat, ev komşuya emanet edilebiliyordu. Bakkallar vardı o zamanlar, işi çıkınca bakkalını semtin sakinine bırakabilen. Komşu dükkanların da siftah yapmasına vesile olan dükkan sahipleri vardı. Taşı toğrağı altındı İstanbul’un. Bundandı İstanbul’a gurbete gelmeler, ev alabilmek , iş yeri açabilmek için gerekli parayı buradan kazanma niyetleri. Sonraları niyetler de değişti. İstanbul’a , onlara kucak açan İstanbul’a eziyet edildi. Anlaşılmadı belki de, sözlerine kulak asılmadı. İstanbul kalabalıklaştıkça yalnızlığa mahkum edildi. İnsanla beraber İstanbul’un da tılsımı bozulmaya başladı. İnsanlar bilerek ve bilmeyerek şehri her yönüyle tahrip edip tüketmekte. Kültürü, güveni, sevgiyi, saygıyı, dostluğu İstanbul’dan silmek üzereler. Oysaki müstesna bir şehirde yaşamaktayız. Dünyanın sayılı şehirlerinden en güzelinde yaşamının kıymetini bilelim. Martıların sesleri denizin kirliliğiyle duyulmaz olmadan, güneş pırıl pırıl doğuyorken kıymetini bilelim. Çocuklarımızın sokakta güvenle oynamması için biz bir şeyler yapalım.

Acıyor yüreğim yazdıkça İstanbul’u. İstanbul’u İstanbul’da yaşamak lazım. İnsan olduğunun bilincine varılıp, hangi şehir olursa olsun yaşadığın yer, şehrinin güzelliğiyle özdeşleşmek lazım. Şehri şehir yapan biraz da içinde yaşayan insandır. Velhasılı kelam İstanbul’u anlatmaya ne kelimeler, ne sayfalar, ne zaman yeter. Yahya Kemal İstanbul’a olan hayranlığından dolayı İstanbul’u mesken tutma isteğini bir dizesinde şöyle anlatır:

“Gelmekçün ikinci bir hayata,
Bir gün dönüş olsa ahiretten,
Her ruh açılıp da kainata,
Keyfince semada bulsa mesken
Talih bana dönse, nazikane,
Bir yıldızı verse malikane,
Bigane kalıro iltifata,
İstanbul’a dönmek isterim ben.”

Şair Nedim ise meşhur beyitlerinde şöyle der:

“Bu şehr-i Sitambul ki misl-ü behadır
Bir sengine yekpare acem mülkü fedadır.

Bir gevher-i yekpare iki bahr arasında
Hurşid-i cihan- tab ile tartılsa sezadır

Bir kan-ı niamdır ki anın gevheri ikbal
Bir bağ- ı iremdir ki gülü izz ü aladır.

Altında mı üstünde midir cennet-i a’la?
El-hak, bu ne halet, bu ne hoş ab u hevadır.

Arzu Konan

Yazı altı reklam

CEVAP VER