MEKÂN TASAVVURU OLARAK ŞEHİR VE MEDENİYET

0
662

“Nâgehan ol şâra vardım,
Ol şârı yapılır gördüm
Ben dahi bile yapıldım
Taş u toprak arasında” Hacı Bayramı Veli

İnsanın şahsiyetinin ve bilincinin oluşmasında en temel unsurlardan birisi hiç kuşkusuz yaşamış olduğu mekândır. İçinde yaşadığımız mekânlar anlam değer dünyamızın şekillenmesinde başat rolü oynar. Bu anlamda sahip olduğumuz, ‘mekân/şehir tasavvuru’ bizim hayata bakışımızın ipuçlarını ortaya koyacaktır. Kendimize ait bir mekân tasavvurumuzun olması medeniyet anlayışımızın olmazsa olmazıdır. Evimizden, sokağımıza, mahallemizden, şehrimize; yaşamış olduğumuz tüm mekân esasen düşüncemizi, idrakimizi, fikrimizi, bilincimizi, hayat tarzımızı inşa eder. İnsan mekanda “ol”ur yada mekanda “öl”ür. Mekanın “kevn” yani olmak kökünden geliyor oluşuyla, insana imkân sunan alan ve zemin olarak tarif ediliyor olması da bu bağlamda dikkate değerdir. İnsan mekân ilişkisi birbirleri ile o kadar iç içedir ki; insan mekânı oluştururken bir yandan da, yaşamış olduğu mekân tarafından şekillenir. Yaşamış olduğumuz mekânın yaşayan bir olgu olduğu, bir ruhu olduğu zaman ancak insanı şekillendireceği unutulmamalı.

İnsanın davranışları, tercihleri bir düşüncenin eseridir. İnsan hayatta her ne inşa ediyorsa düşüncesi doğrultusunda inşa ediyor. Neyi idrak ediyorsak onu inşa ediyoruz. Tasavvurrumuz kadardır inşa ettiğimiz. Şehir bu bağlamda insan tasavvurunun en müşahhas halidir. Şehrin bütün halleri bir tasavvurun ürünüdür. İnsan gibi şehrin de tercihlerinde bilinçli bir idrak vardır. Neyi düşünüyorsanız, nasıl düşünüyorsanız, ne iseniz, nereye varmak istiyorsanız; yaşadığınız şehri düşüncenize göre oluşturursunuz. Her tasavvur kendi tasarımını orta koyar. Evin, sokağın, mahallenin ve nihayet şehrin ardında bir tasavvur vardır. Şehrin özü, medeniyet tasavvurudur.

Bizimde paylaştığımız Lütfi Bergen’in “Kenti durduran şehir” anlayışı ancak, sahih bir idrakin ürünü olan medeniyet tasavvuru ile oluşturabililir. Evet, şehir ile kentin, medeniyet ile uygarlığın aynı şeyler olmadığını ifade etmek istiyoruz. Dolayısıyla şehri oluşturabilmenin yolu medeniyet tasavvurudur. Medeniyet düşüncemizin ruhuna uygun olmayan icraatlar ile varılacak yer bize ait olmayan, bizi sıkan, bizi huzursuz eden, ruhsuz bir kent olacaktır.

“Şehir”den “kent”e doğru kaçışın; salt bir kelimenin yerine başka bir kelimenin kullanılması olmadığını dikkatinize sunmak isterim. Zira şehir ve kent kelimelerini anlamlandırışımız hayata bakışımızı ortaya koyar. Bu kadar önemlidir yani kelimelerin bizdeki karşılığı. Buyurun o zaman birlikte irdeleyelim şehir ve kent kelimelerini. Şehir estetiği, zarafeti, bilgeliği ve hikmeti esas alır, kent gösterişi, azameti. Kent sekülerdir, Şehrin manası vardır. Şehir faniliği ifade eder, haddini bilir; kent ölümsüzlüğü, şımarıklığı. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “şehir inşa eder, kent imha eder” sözü şehirle kent arasında ayrımı çok açık bir şekilde ortaya koyar. Şehir halim selimdir; o yüzden sakinleri vardır, kent hırçındır; türedileri, sonradan görenleri, hazda sınır tanımayanları vardır. Şehir insanın kendine kaçışıdır, kent kendinden kaçışı.

İstanbul için “bu şehri İstanbul ki” denilir, ancak Ankara başkenttir şehir değildir. Şehir tarihin izlerini taşır, kent gibi köksüz değildir. Geleneği vardır şehrin. Sıcaktır şehir, bir ruhu vardır, resmi değildir, bizdendir şehir, kent gibi bize uzak değildir. Yahya Kemal’in kendi doğduğu şehir olan Üsküp için yazdığı Kaybolan Şehir şiirindeki “firuze kubbelerle bizim şehrimizdi o/yalnız bizimdi, çehre ve ruhiyle bizdi o.” İfadesindeki gibi bizdir şehir. Şehir özgür kılar adamı, kent esir eder; şehir aşktır, kent tutkudur. Onun için şehir özgür kılarken, kent esir eder sizi hayata.

Medeniyet tasavvurumuz ile şehirlerimiz farklı yerlerde. İnançlarımızla tercihlerimiz arasında bir uçurum var. Bugün itibariyle, şehirlerimizin hali pür melali; şehri inşa ederken değerler ile tercihler arasındaki uçurumun sonucu ortaya çıkan şehirlerimizin yaşadığı “kişilik bozukluğu” halini iyi okuyabilmemiz gerekiyor. Mesele varmak istediğimiz şehirde. Sonuçta inşa edilen şehir, tasavvurumuzun tezahür ettiği mekândır. Hangi tasavvurla bakıyoruz şehre? Tasavvurunu medeniyetimizin ruhundan, medeniyetimizin köklerinden alan bir şehir bizi “yaşanmaya değer şehir”e götürecektir. İfsad olmuş tasavvurun, bizi götüreceği yer yabancılaşma olacaktır. Öyleyse yapılması gereken önce tasavvurumuzun, ardından tercihlerimizin üzerinde kafa yormak olacaktır. Ancak o zaman biz şehri imar ederken, şehir inşa edecektir bizi, şehirde yapılır bulacağız kendimizi.
Şehrin ardında bir duruş vardır. Şehir modernizme karşı bir duruştur aslında. Modernizmin bize telkin ettiği; kentleşmenin hazcı ve salt ticari kaygılarla oluşturulan kent anlayışına, yozlaşmaya karşı “başka bir yol” denemesidir şehir. Gökyüzünü bile bizlere kapatan, bedenimizi, ruhumuzu esir almak isteyen, bizleri her daim ihtiraslarımızın peşinden koşturan kentlerden; ruhumuzu kurtaracak bizi biz kılacak en sağlam limanlardır şehirler.

Ya kendi düşüncemize, inancımıza, fikrimize, köklerimize, hayat tarzımıza uygun, ruhu olan yaşayan mekânlar inşa edeceğiz. Ya da bize ait olmayan mekânların dayattığı hayat tarzını yaşamak durumunda kalacağız. Ve dolayısıyla bu yeni hayat tarzının ortaya koyduğu garabetle karşılaşacağız. Evini, sokağını, meydanını, mahallesini yitiren, hepsinden önemlisi, şehrini yitiren bir toplum halini aldık. Ruhu olmayan, sıcaklığı kalmamış ‘kent’te yetişen çocukların, uyuşturucu, tiner ve bilumum madde bağımlısı olmaları ve de büyüklerin kazancı uğruna mekânı alt üst etmesine şaşırmayalım dersem abartmış olmam herhalde. Alt üst olan sadece binalar değil aslında ilişkiler ve hayat. Evet, mekân insanı kendine benzetir ya da insan mekânı kendine.

Var olana saygıyı esas alan mekân bilincinin yerine, ikame edilen modern mekânların, insanın faniliğini yansıtacak alçak gönüllülük ve estetikten yoksun, ahlaki kaygıları olmayan kapitalist yaklaşımla gösterişe dayalı mekân anlayışı çevresini, dünyasını güzelleştirmekle görevli insanı kendinden uzaklaştırmıştır. Azameti, gösterişi esas alan insanın; zarafetten ve tevazudan uzak şahsiyetsiz yapı yığınları arasında hüsnü muhafaza edemeyeceğinin bilinmesi gerekiyor.Yaşanılan mekânın bir şahsiyeti olduğuna inananların, topografyaya uygun ev inşa ederken düşündükleri bir şey vardı; ufku geniş insanlardan oluşmuş bir toplum. Bir yönüyle bahçeye, bir yönüyle, sokağa ve mahalleye açılan evde yaşayan insanların hayata bakışları ile kentin kimliksiz, insanların üst üste istiflendiği ev tipinde yaşayanların hayata bakış farkını görebilmemiz gerekiyor. Şehir; insanda kimlik duygusu oluşturabilmeli, kendi varlığına bir ses olmalı.

Medeniyet mefhumu hiç kuşkusuz son yıllarda üzerinde en çok konuşulan mevzulardan birisi olma özelliği ile popüler bir kavram. Medeniyet iddiası, şehir ve medeniyet, medeniyet inşası, medeniyetin ihyası, batı medeniyeti- doğu medeniyeti, yeni bir medeniyet dili oluşturmak gibi birçok başlık altında gündemde yer alması çoklukla karşılaştığımız bir durum. Gelin görün ki medeniyetin çokça konuşulduğu ancak hayatın içinde çok da yer bulamadığı bir durumu yaşıyoruz. Zira medeniyet en çok şehirdir ve kent anlayışı ile ulaşılamayacak bir durumdur. Bir mekân olarak şehir,medeniyetin tezahür ettiği bir yerdir. Şehrin ve medeniyetin ardında kendi gök kubbemizden bir bakış vardır. Bu anlamda şehir kendi kimliğimize uygun mekânları inşa etme gayretidir. Medeniyet anlayışımıza uygun oluşturabilecek şehirler ancak bizlere mekânda var “ol”manın imkânını sunacaktır.

Vedat Akıllı

CEVAP VER