Bu Sonbahar Yapraklar Dökülmesin

0
406
reklamlar
Yazı arası Reklam

Bu sonbahar değerler çınarı da yapraklarını döküyor. Hem de arka arkaya… Dökülen yaprakların yerine ise bırak daha güçlüsünün çıkmasını yeni filizler tomurcuklanmıyor bile…
Hadi toplayalım o yaprakları yerden, kim bilir belki bir gün….
Hayat işte neyin, ne zaman kullanılacağı belli olmuyor ki. Sizce de çok garip değil mi?
Misal, haksızlığa uğradığımızda gelir adalet hep aklımıza. Peki, haksızlık yapan bizsek… Hiç bu açıdan düşündünüz mü? Hiç iğneyi başkalarına çuvaldızı kendinize batırdınız mı? Haksızlık yaptığınızı kendi içinizde kabul ettiğinizde gurur dağlarının zirvelerinde mi gezdiniz yahut karşının sizden beklediği o küçük özrü vakit kaybetmeden dilediniz mi? Özür dilemenin bir erdem olduğunun farkında olmak ayrıcalıktır çünkü şu içinde bulunduğumuz zaman diliminde…
Özür dilemek karşı tarafa saygı duymaktır bir nevi… Saygı derimde büyüklerimi es geçer miyim hiç? Toplu taşıma araçlarını dikkate alalım. Yaşlılar ayakta gençler oturuyor ve ağızlarda şu söz: “Ben de yorgunum ben de oturmalıyım”. Eyvallah yorgunsun lafım yok lakin sen günün yorgunusun yaşlılar ise yılların… Hiç böyle düşündün mü? Hepimiz Osmanlı’nın hoşgörüsüyle, saygısıyla övünürüz. Ancak ecdadımız önden bir büyük gidiyorsa saygıda kusur etmemek için acelesi ne olursa olsun onun yanından geçip gitmezmiş, adımlarını yavaşlatırmış geçmemek için. Büyükler: “evlat ben yavaş yürüyorum sen buyur geç “deninceye kadar devam edermiş. Peki, biz ne yapıyoruz? Keşke övündüğümüz kadar onlar gibi yaşamak için uğraşsak, keşke… Ki biz “Hayırlı işlerde birbiriyle yarışan bir ümmet olmak için uğraşırken, büyüğe saygının ibadet olduğunu bilirken” ne diye bu gaflet?
Efendimiz sav ise “Hangi inanca mensup olursa olsun, ortak insani değerlere saygı gösterdiği müddetçe her insanı saygıya değer görmüş, yaşama ve inanma gibi temel hakları güvence altına almıştır.” 1
Niye emanetçisi olduğumuz bu dünyada sevgiyi paylaşmayı beceremiyoruz ki? Aslında birbirimizi sevmek bu kadar zor olmasa gerek… Faraza, hiç sokakta bir şeyler satanlarla muhabbet ettiniz mi? Büyük çoğunluk etmemiştir tabi. Onlarla sohbet etmek, onlara saygı duymak, güler yüz göstermek… Onların sadece sizin muhabbetinize ihtiyacı var aslında. Siz onlarla muhabbet ettiniz mi, sattıkları şeyi size satmak istemezler bile. Neden mi? Çünkü onların derdi aslında birkaç kelam etmek… Bizim için küçücük bir “nasılsınız?” sorusu belki birileri için dünyaya bedeldir, kim bilir…
“Müslüman elinden ve dilinden başkalarına zarar gelmeyen kimsedir.” Hadis-i Şerifiyle güven duyulan kişiler olmamız gerektiği öğütlenirken “benim güven sorunum var, insanlara kolay kolay güvenemiyorum” diyen bireylere nasıl dönüştük acaba? Bu duruma etmen verdiğimiz sözleri tutmamak mı, aldığımız sorumlulukları yerine getirmemek mi ya da bambaşka bir şey mi?
Birilerinin başına bir şeyler gelince hemen veririz teselliyi. “Sınav dünyası sabredeceğiz başka ne yapabiliriz ki? ” Evet, doğru söylüyorsun sınav dünyası. Peki, ya kendi başımıza bir şey gelince söylediğimiz gibi sabretmenin hakkını veriyor muyuz acaba?
Hayatta birilerinin başına sürekli bir şey gelir. Başına gelenler onun sınavı iken ona nasıl davrandığımızda bizim sınavımızdır elbet. Onun içindir ki iyilik sadece tanıdığın kişiye değil tanımadığına da yapılır. Tanımadığına iyilik yapmak af edersiniz ama enayilik falan değildir. İnsanlık için “hala iyi insanlar varmış yahut iyi insanların nesli tükenmemiş demek ki” gibi cümleler ne kadar utanç verici aslında. Çözüm basit aslında, ” sizin en hayırlınız insanlara faydalı olanınızdır” hadis-i şerifini kendimize hayat felsefesi edinmek…
Herkes elbet misafir ağırlamıştır. Hem de misafir var diye sabahtan hazırlıklar falan başlamıştır. Ya davetsiz misafir geldiyse eve? Aç mısın tok musun diye mi soracağız yoksa hemen bir sofra mı kuracağız? Eskiden nasıl naif davranışlarımız varmış oysaki misafirperverlikte. Misal; “Eve bir misafir geldiği zaman kahvenin yanında su ikram edilir. Misafir aç ise suyu, tok ise kahveyi alır. Eğer suyu almışsa ev sahibi bunu çok ince bir üslupla anlar, hemen sofrayı kurar ve misafirin karnını doyurur.” Aç mısın diye sorup utandıracağına ya da aç olduğunu söylemeye utanan birinin karnını doyurmak için ne büyük incelikti bu… Misafiri uğurlar iken ise; “ev sahibi onların ayakkabılarının burunlarını dışarıya doğru değil de içeriye doğru baktırır. Böyle yapmakla “biz sizin misafirliğinizden çok hoşnut kaldık, evimizi yeniden şereflendirmenizi bekleriz” demek isterlermiş…
Hoşgörüyü atlarsam eğer yapbozun parçalarından bir tanesini eksik bırakmak olur hele de Osmanlı şöyle hoşgörülüydü böyle hoşgörülüydü diye ballandıra ballandıra anlatırken. Anlatmak güzel, hoş da uygulamak… Emanetçisi olduğumuzda şu dünyada ne diye bu kadar karmaşa ? Oysaki “önemli olan karşılıklı olarak barışa taraf olunması,insanların hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesi, dinlerine ve yurtlarına tecavüz edilmemesi”2 değil mi zaten?
Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse ya da başka bir deyişle dürüst davranmak gerekirse bu olaylardan en az bir tanesine maalesef ki şahit oluyoruz. Bundan dolayı unutulmaya yüz tutmuş değerlerimize sahip çıkmak bizim görevimiz, ödevimiz. Diyeceksiniz ki bana, değerler eğitimi var falan falan… Bu gerçekten güzel bir şey mi? Zaten bilmemiz gereken bir şeyi hatta hayat tarzımız olması gereken şeyleri derslerde öğreniyoruz… sizce de düşündürücü değil mi ?
Vakit, bizi biz yapan şeylere sahip çıkma vakti…
Değerler çınarının yapraklarını yere düşmesin artık.

1) Hadislerle İslam, 7. cilt, Hz. Peygamber dönemimde Ehl-i Kitap Dışındaki İnançlar, s.292
2) Hadislerle İslam, 4. cilt, Selam ve Esenlik, S. 438

Ayşe Sümeyye KUZ

Yazı altı reklam
PAYLAŞ
Önceki İçerikDirilt Gönül Şehrini
Sonraki İçerikŞehr-i İstanbul

CEVAP VER