GEZEGENİN GANGSTERLERİ ve ONLARDAN KURTULMANIN YOLU

0
710
????????????????????????????????????????????????????????????
reklamlar
Yazı arası Reklam

Bu yazıda Emperyalizm ve Ortadoğu kavramlarını irdeleyerek, emperyalist güçlerin başta Ortadoğu coğrafyası ve halkları olmak üzere sömürülen ülkeler üzerinde icra ettiği politikaları anlamaya, anlamlandırmaya ve müteakiben ondan kurtulma yollarını tespit etmeye çalışacağız.

Bugün Ortadoğu denildiğinde, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının birbirine en çok yaklaştığı zeminler üzerine kurulu, birbirine komşu ülkelerin teşkil ettiği bölgenin kastedildiği artık herkes tarafından bilinmektedir.
Arap Yarımadasını da içine alarak Akdeniz’den Pakistan’a kadar uzanan bu bölgenin “Ortadoğu” şeklinde isimlendirilmesinin, mıntıkanın tabii vaziyetinden kaynaklanmadığı, XIX. Yüzyılın büyük emperyalist güçleri olarak kabul edilen Fransa ve Britanya tarafından geliştirilen Avrupa Merkezli Dünya yaklaşımından neşet ettiği ve keza Uzak Doğu ve Yakın Doğu kavramlarının da yine bu yaklaşım tarafından kullanıma sokulduğu anlaşılmaktadır.
Ortadoğu’nun içinde yer aldığı kabul edilen devletler; Türkiye, Suriye, Irak, Katar, KKTC, GKRY, Ürdün, İsrail, Filistin (Gazze ve Batı Şeria), Lübnan, İran, Suudi Arabistan, BAE, Umman, Kuveyt, Bahreyn, Yemen, Mısır’dır. Buna Afganistan, Pakistan, Tunus, Cezayir, Libya, Sudan ve Fas’ı katanlar da vardır.
Emperyalizmin aslında bir imparatorluk uygulaması olduğu ifade edilirse yanlış olmayacaktır. Zira bu anlayış, bir devletin ya da ulusun, başka devlet veya uluslar üzerinde kendi çıkarları istikametinde etkide bulunmaya çalışmasından başka bir değildir.

Emperyalizm, tabii sınırlarına sahip olan bir devletin yayılmacılık göstererek sahip olduğu toprakları genişletmek istemesi, bir milletin başka bir milleti vergiye bağlamak istemesi veya topraklarındaki kaynaklardan yararlanmak istemesi ve yine bir milletin başka millete kültürünü dayatmak istemesi ve halkını köle olarak kullanmak istemesi şeklinde de tanımlanabilir.
Emperyalizmi ele alırken üç dönem olarak incelemek, anlamaya daha çok yardımcı olur: İmparatorlukların genişlemesi sürecini ihtiva eden ve XIX Yüzyıla kadar devam eden dönem, eski emperyalizm olarak da adlandırılan ve coğrafi keşiflerle başlayıp XIX yüzyıla kadar devam eden dönem ve 1880’lerden başlayıp I. ve II. Dünya Savaşlarına sebep olacak sömürgelere yeniden büyük ilgi duyulmasına, bu bağlamda Asya ve Afrika’nın paylaşılmasına yol açan üçüncü dönemdir.
Sömürgecilik de bu kulvarda anılması ve göz önünde bulundurulması gereken bir kavramdır. Müstemlekecilik ya da kolonicilik demekte bir beis olmayan bu sistemde, sömürgeci bir devletin başka devletleri, ülkeleri, bölgeleri siyasî ve ekonomik hegemonyası altına alması, bu ülkelerin halklarına sosyo-kültürel ve dinî baskılar uygulaması, yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarını kendi ülkesine yönlendirmesi bahis mevzuudur. Sömürenler, genel olarak üstün ve gelişmiş ırk olduklarına inandıkları ve sömürdükleri milletleri de gelişmemiş gördüklerinden güya onları geliştirmek ve refaha kavuşturmak istedikleri propagandasını yapar ve/veya böyle bir algı oluşturmak isterler. Bu yüzden olsa gerek, müstemleke ülkelerde dikkate değer ayaklanmalara rastlanmaz.
Avrupa, yaşam ve kültürel temellerini eski kör Yunan ve zalim Roma’nın temelleri üzerine kurulmuştur. Bu temeller, vahyî bir kaynaktan beslenmediği, fazilete ve yardımlaşmaya istinad etmediği için insana semere olarak sadece “hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin”i sunar ve karnı üzerinde debelenen bir mahlûka çevirir: Yaşam felsefelerine göre hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinat, “kuvvet” kabul edildiği için güce tapar ve gücün belirleyici olduğuna inanır; yine temel hedef olarak, menfaati bildiği için, düstur-u hayat olarak da “cidalı” kabul eder veya etmek zorundadır; zira bir menfaatin çok taliplisi olacağı için, zorunlu olarak çarpışma yaşanacaktır. Cemaatleri birbirine bağlayan rabıta olarak, “unsuriyet ve menfi milliyeti” tutar; oysa unsuriyet ve menfi milliyetin ana özelliği, başka milletleri ve zenginliklerini yutma olduğu için, ister istemez milletler arasında çarpışmaları meydana getirecektir.

Yaşamlarındaki bu ana belirleyicilerden dolayı, çok küçük bir menfaat yolunda binlerce insanı öldürebilir, binlerce yeri ateşe verebilir bunlar. Nitekim Memluk ve Hicaz ülkesinin Osmanlıya iltihakıyla beraber, o zamana kadar iktisadî manada Avrupa’ya hayat pompalayan İpek ve Baharat Yolları Müslümanların kontrolü altına girince, bu durum onları bir manada çıldırttı; bu hayat/menfaat damarlarını tekrar elde etmek ya da kaynağına erişmek için, yeni yollar aramaya başladılar.

Emperyalizm ya da sömürgeciliğin temelleri çok eskiye gitse bile, işte bu arayışla birlikte, Batının emperyal yüzü belirginleşmeye ve Portekiz ve İspanyolların üzerinden “katil hırsız” kimlikleri et-kemik bağlamaya başladı.
XIV. Yüzyılda Portekiz denizcilerinin 1415’te Ceuta/Sebteyi, 1488’de Bartolomeu Dias’ın Afrika’nın güney ucunda yer alan Ümit/Fırtınalar Burnunu aşması, Vasco da Gama’nın 1498’de Hindistan’a ulaşması ve tabi bütün bu zaman aralıklarında Atlantik Adalarının ve Tüm Afrika sahillerinin keşfi ve arkasından işgali, hunhar ve soyguncu kimliklerinin dışa vurumundan başka bir şey değildi.
Yine aynı yüzyılın sonlarında İspanyollar, finanse ettikleri Christopher Columbus üzerinden Amerika kıtasına ayak basınca, zamanla bu kıtanın Orta ve Güney kısımlarına yerleşecek ve buraları sömürgeleştirecektir. Bunlar selefleri Portekizlilerden farklı olarak ellerinde tuttukları bölge halklarına Hristiyanlığı ve İspanyolcayı benimsettiler; hatta yerlilerle evlenip kaynaştılar. Bu yüzden olsa gerek İspanyol sömürgeciliği kıtada daha uzun ömürlü olmuştur denebilir.

Aslında bu iki devletin de hedefi, doğudaki baharatlara konmak ve onları ülkelerine taşımaktı; zaten Hindistan’a erişmek için Amerika’ya gidilmiş, başlarda Hindistan sanılıp oraya yerleşilmişti. Avrupalı denizciler bundan sonraki süreçte Uzakdoğu’ya yönelmiş, buradan Avrupa’ya bol ve ucuz baharat getirmişler, İspanyollar Orta ve Güney Afrika’ya gidip, yerlilerin zengin altın ve gümüş kaynaklarını gasp ederek Avrupa’ya taşımışlardır. Tabi Afrika’nın soyulması, mallarının çalınmasıyla bitmeyecek köle ticaretinin devreye sokulmasıyla, kara kıtanın emek gücüne, insan hürriyetine de el konulacaktır. XIV yüzyılda başlayan bu vahşet, XIX. Yüzyılın son çeyreğinde doruğa çıkacaktır; Öyle ki 1870’de bu kıtanın 1/10’u ancak müstemleke iken, on yıl sonra bu miktar 9/10’a çıkmıştır.
Daha sonra devreye girecek olan İngilizler daha çok Portekiz sömürgelerini zapt edecek, Gandi’nin zaferine kadar Hindistan’ı kontrol altına alacaklardır. George Washington’un zaferine kadar da Kuzey Amerika’yı ellerinde bulunduracaklardır. Afrika kıtası, XX. yüzyılın başlarına kadar başta Britanya ve Fransa olmak üzere, Avrupalı katil hırsızların sömürüsü altında inlemekteydi.
I. ve II. Dünya Savaşlarıyla birlikte gezegenin sömürge toplulukları yavaş yavaş bağımsızlaşırken, bu yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte çoğu batı bloku ile Sovyetler blokundan farklı olarak, Üçüncü Dünya ülkelerini teşkil ettiler. Fakat bu devletler, kan emici bu müstemlekecilere karşı yeraltı zenginlik kaynaklarını hala hakkıyla koruyabilmiş değildir. Petrolün en zengin yataklarına sahip olan Asya’daki Körfez ülkeleri ile Amerika’daki Guetamala gibi ülkeler, yeni sömürgeci ABD’nin direktifleri dışına çıkamamaktadır.
1960-1970’lerde fiilî sömürgecilik biterken, bunun bütünüyle sona erdiğini iddia etmek mümkün değildir. Hindistan, Çin, Singapur, Güney Kore gibi bazı istisnaları bir tarafa bırakırsak, eski sömürgeler üzerindeki Batı Etkisi, sömürgecilik döneminde olduğu gibi devam etmektedir.

Rusya ve Çin, Soğuk Savaş döneminde ABD ve Batılı müttefiklerinin çeşitli ülkelere müdahalesine karşılık, onlara mukabele etmeye çalışan devletlerin anti-emperyalist mücadelelerini desteklemiş, buna mukabil Batı da kendini “Özgür Dünya” göstererek komünist bloka kaymayı engellemek için demokrasiyi-özgürlüğü destekleyeceğine, isteklerini yerine getirmeye amade üçüncü dünya diktatörlüklerini desteklemeyi tercih etmiştir.
Emperyalizm, günümüzde farklı kılıflarla da olsa fasılasız olarak devam etmektedir: Bu sömürme amaçlı yayılmacılık,y oğunlukla enerji kaynaklarını kontrol altında tutma, bu enerjileri batıya ulaştıran koridorların güvenliğini sağlama şeklinde olan türlere sahip olduğu gibi, Osmanlı bakiyesi ülkelerden ve eski Üçüncü Dünya Ülkelerinden bilgi ve beyin göçü gerçekleştirmek şeklindeki türlere de sahiptir.
Batı, bu sömürüsünü devam ettirirken, kendisine karşı koyabilecek toplulukları, aralarına sunî-gerçek ihtilaflar vermek suretiyle birbirine kırdırmak veya sürekli meşgul olacakları bir sorunla yüz yüze bırakmak suretiyle de onlara patinaj yaptırmak yoluna başvurur. Bütün bunları gerçekleştirirken bu ülkelerin aydınlanmalarına müdahale etmekten geri kalmayarak, yeni kuşakları kendi kavramlarıyla, kendi dünyaya bakış tarz ve ölçüleriyle düşündürür ve böylece bu milletlerin zihnen de felç olmalarını sağlamaya çalışır. Yani onları da menfaate yönlendirir; milliyetçi yapar; kuvvete tapmaya yönlendirir; hevesat-ı nefsaniyelerini tatmin etmeye sürükler.

Üzerinde yaşanan bu gezegenin ikiyüzlü, menfaatçi ve hunhar kişiliklere sahip bu kan emici gangsterlerden kurtulmasının yolu, toplumsal yaşamda gücü değil, dayanak noktası olarak “Hakk”ı kabul etmektir. Gayede menfaate bedel, “fazilet ve rıza-yı İlahî”yi kabul etmektir. Hayatta, düstur-u cidal yerine, “düstur-u teavün”ü esas tutmak; yani birbiriyle mücadele etmek yerine, birbirine yardım etmeyi esas almaktır. Cemaatlerin rabıtalarında unsuriyet, milliyet yerine “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî”yi kabul etmek; yani toplumu oluşturan farklı etnik yapıları birbirine bağlayan macun olarak menfi milliyetçilik değil, dinî ve vatanî müştereklik gibi macunları kullanmaktır. Hevesat-ı nefsaniyenin tecavüzatına sed çekip, ruhu maaliyata teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin etmek ve insanı kemalât-ı insaniyeye sevk edip insan etmektir. Yani insanın nefsanî ve malayani arzuların yönlendirmesine kapılmasının önüne geçmek, insan ruhunu yüceliklere erişmeye teşvik etmek, yüce duygularını tatmin etmek ve insanı insanî yüceliklere sevk edip gerçek manada erdemli bir insan olmasını sağlamaktır.

Eğer toplumu meydana getirecek olan bireyler bu tarzda bir şekillendirmeye tabi tutulursa, o zaman anlayacaklardır ki “Hakk”ın ana özelliği iftirak ve ihtilaf değil, ittifak ve ittihaddır. İnsanın sahip olacağı erdemin en belirgin hususiyetlerinden biri tesanüt yani birbirine dayanmak, yaslanmaktır. “Düstur-u teavün”ün gereği, birbirinin imdadına yetişmektir. Aynı dinin mensubu olmanın sonucu kardeşlik ve incizabdır; bunun da gereği olan farklı etnik topluluklar arasında gerçekleştirilecek olan hukukî eşitlik temelli yurttaşlıktır. Nefsi gemlemek suretiyle onu bağlamanın ve ruhu kemalâta kamçılamak suretiyle onu serbest bırakmanın insana kazandıracağı mükâfat, dünya ve ahiret saadetidir.

Evet, bu değerler kazanıldıktan, bu perspektiften hayata bakılmaya başlanıldıktan sonra “katil hırsızlar”ca–başta Ortadoğu ülkeleri olmak üzere- içeride oluşturulmak istenen ihtilaflara artık yol verilmeyecek, kendilerine ait olan zenginliklerin çalınmasına göz yumulmayacaktır. Ülkenin zenginlik kaynakları insanının imdadına koşturularak yaşam standartının ve refah seviyesinin yükseltilmesine, özgür bir yaşam ortamı sağlanarak fikir ve inanç hürriyeti gerçekleştirilecektir. Böylece de on yıllardır devam eden beyin göçünün önü alınacak ve bütün yeni keşif ve buluşların, bütün kazanım ve zenginliklerın halkın ve ülkenin hizmetine sokulması sağlanacaktır. Bu şuur ve seviye, bu keyfiyet ve perspektif yakalandıktan sonra, artık yayılmacı sömürücülerin dalavereleri para etmeyecek, içimize salmak isteyecekleri ihtilaf fitneleri bütün bütün neticesiz kalacaktır. İşte o zaman Ortadoğu bir kere daha ayağa kalkacak, bir kere daha insanlığın sahil-i selameti olduğunu gösterecektir.

Mehmet Baran

Yazı altı reklam

CEVAP VER