ORTA DOĞU’DA POST-EMPERYALİZM VE ARAP BAHARI

0
7256
reklamlar
Yazı arası Reklam

Orta Doğu’nun tarihine kronolojik bir bakış açısıyla bakabilirdim, ne büyük medeniyetlere ev sahipliği yaptığını, nasıl büyük devletleri topraklarında yeşerttiğini yazmak kolay olabilirdi… Sonra nasıl hunharca sömürüldüğünü anlatırdım belki. Ama Orta Doğu kuyusuna ciddiyetle eğildiğimde başım dönüyor, o yüzden bol kaynakçalı ve alıntılı bir yazı olmayacak bu. Bir Orta Doğulu olarak Batı merkezci gözlüğümü çıkarıp, içerden bakma denemesi yapacağım. Şunun farkındayım, sosyologların gördüğü başka, uluslararası ilişkiler uzmanlarının gördüğü daha başka, insan hakları aktivistlerinin gördüğü ise bambaşka bir şey olabilmekte. Toplumsal değişim açısından mı ele almalıyız, devletlerarası ilişkiler açısından mı yoksa insan odaklı mı? Disiplinler arası bir okumaya ihtiyaç duyduğumuz çok açık çünkü hepsi birbiriyle bağlantılı ve hiçbiri diğerinden daha az önemli değil.
Toplumsal değişimler açısından değerlendirecek olursak milat olarak neyi almalıyız? Çoğunlukla Arap Baharını Tunuslu bir gencin kendini yakması sonrasında “ekmek ve onur” için mi başladığı varsayılır. Peki 21. Yüzyıla “her yeri demokratikleştirmek” politikasıyla kan gölüne çeviren Amerikan politikasının buna etkisi yok mu? Cumhuriyetçi Liberallerin uluslararası ilişkiler alanında öne sürdükleri “ demokratik rejimler ve insani müdahaleler” tezi sadece teoride mi kaldı? Dünyaya liberal değerlerle ambalajlanmış pragmatik ilişkiler ihraç etmenin teorik tüm dayanaklarını oluşturmuş bir Batı var karşımızda. Kocaman bir soru işareti koyalım şuraya; Orta Doğu’ya narkoz ne zaman verildi, ilk neşter ne zaman atıldı, kestirmek mümkün mü ? Sosyolojik açıdan da soralım soruyu; Orta Doğu’da yumuşak güç bağlamında kültürel asimilasyonların ne kadar sistematik yapıldığını kestirmek mümkün mü?

Sorularımızın peşine düşeceğiz ancak önce emperyalizm ve post-emperyalizm ayrımını yapalım ki kavramlar havada uçuşmasın. Emperyalizm; doğrudan müdahale ve kontrol anlayışını temsil ederken post-emperyalizm ise daha karmaşık müdahaleler, ilişkiler için kullanılabilir. Akademik terminolojiye girmeyelim dersek şöyle özetleyebiliriz; emperyalizmde “düşman” belli ve barizdi, post-emperyalizm’de ise kurmaca ve gerçeklik iç içe girmiştir ve gerçeklik kaybolma tehlikesi yaşar.
Antonio Negri’ye göre “ emperyalizmin modası geçti” yani artık hangi ülkenin “büyük şeytan” olduğuna karar vermek o kadar da kolay değil. Hatta ülkelerden mi yoksa bireylerden mi bahsetmeliyiz bu bile net değil. Çünkü artık tarihin öznesi ülkeler değil bireyler olmaya başladı. Buna en güzel örnek şu olabilir; bu seneki İran Devrimi yıldönümü kutlamalarında ilk defa Amerikan halkıyla Amerikan liderini ayrı ayrı değerlendiren bir pankart vardı. Slogan şuydu :
“Kahrolsun Trump ama yaşasın Amerikan halkı…” Bu pankartı taşıyan zihniyet, aslında bizim sorunumuz bize düşmanlık eden “birey”ledir toplumla değil, demektir. Daha önce bu ayrım o kadar da belirgin değildi.
Emperyalizm ve post-emperyalizm kavramlarını tanımlamada anlaştıysak sorularımıza dönelim.
Arap Baharını başlangıç olarak Tunus’tan almak genel kabul görse de Paul Amar “ Yeni Orta Doğu’yu Anlamak” kitabında bu silsileyi İran’la başlatır. İran’da, reformist lider Hüseyin Musevi taraftarının kanlı bir şekilde bastırıldığı gösterileri başlangıç olarak alır. Orta Doğu’daki yeni dönemin ilk fitilinin İran’da ateşlendiğini söylemektedir. Eğer İran’da sokak gösterileri “beyaz devrim” olarak tanımlanan kansız devrimle sonuçlansaydı belki de başka bir Orta Doğu ile karşı karşıya olacaktık. Ancak İran’ın hızlı bir şekilde kurduğu ameliyat ortamı ve attığı neşterler bunu önledi diyebiliriz.

Tunus’a dönersek, Yasemin Devrimi olarak adlandırılan ayaklanmanın isimlendirilmesi bile aslında başlı başına mesaj içeriyor. Önce Balkanlarda başlayan bu türden devrimlerin Orta Doğu’ya sıçraması gerçekten bir domino etkiyle mi yoksa harita üzerinde ülkeler kırmızı kalemle yuvarlak içine alınarak mı gerçekleşiyordu? Bu tartışma tek bir cevabı olmayan bir çok şıkkı barındırmaya bir süre daha devam edecek görünüyor. Şimdilik Uluslararası ilişkiler teorisyenlerine emanet edelim bu konuyu ve bu değişimlerin gerçekleştiği ülkelerdeki sosyolojiye bakalım. İran, içe kapalı ve sekülerlerin ciddi bir şekilde kendilerini baskı altında hissettiği bir ülke olduğu için patlamaya hazır kesim reform yanlılarından oluştu. Ancak bir sonraki ülke olan Tunus, sekülerlerin faal olduğu, devlet kademelerinde etkin olduğu bir ülkeydi. İslami kesimin ise siyasal hayatta görünürlülükleri engelleniyordu ve katı bir laiklikle dini yaşam adeta yer altına itiliyordu dolayısıyla diktatörü devirdikten sonraki yeni Tunus İslamcıların birikmiş heyecanlarına, enerjilerine daha fazla sahne olması kaçınılmazdı. Mısır için de bunu söylemek mümkün. Yıllarca cezaevlerinde tutulmuş, siyasi yasaklı ve tutuklu olarak her dönem baskı görmüş İslami kesim en temkinli ama yine en heyecanlı kesim olarak kendini gösterdi…

Niyetim çoğumuzun zaten bildiği ülke ülke ayaklanma süreçlerini tekrar etmek değil. Orta Doğu’da yeni planlar çizilirken her ülkenin sosyolojik, psikolojik, tarihsel arka planlarını ihmal etmeyen bir elbise dikildiğini söylemeye çalışıyorum. Bush yönetiminin, Irak tecrübesini tekrar etmek istemeyen Obama ‘nın dizayn etmede farklı bir yöntem kullandığını, kalabalıkların arasında siyah paltosu ve şapkasıyla dolaşan ‘gölge adam’ olmayı tercih ettiğini düşünüyorum. Demokrasi ihracı bu kez bombalarla değil ‘ siz diktatörle yönetilmeyi hak etmiyorsunuz, kalkın ve diktatörü öldürün!” mesajıyla yapılmak istendi. Ama kalabalıkların eğilimleri sosyal bilimcilerin, uzmanların ve stratejistlerin öngörülerini defalarca bozmuştur, Orta Doğu’da da tutmayan planlar ve dibi tutmuş öngörüler silsilesine şahitlik edildi.

Hemen şuraya bir mim koyayım; Tahrir’in, Rabia’nın ve dünyanın tüm mazlumlarının toplandığı meydanları kıymetsizleştirmeyi asla düşünmüyorum. Haklıydılar, her zalime baş kaldıran halk haklıdır ama ne yazık ki haklı olmak oluşan enerjinin çeşitli güçlerce kullanılamayacağı anlamına gelmiyor. Belirli ailelerin elinde ülkenin tüm zenginlikleri bölüştürülürken halkın hem refah seviyesi düşük hem güvenlik endişesi yaşaması hem de düşünce özgürlüğünden mahrum olması- yeterli iklim koşulları -oluştuğunda isyan için çok yeterli bir ruh halidir. Ancak o iklim koşullarının doğal bir süreçle mi oluştuğu da önemlidir? Her şeyi büyük güçlere bağlayan ve halkın yaşadıklarını görmezden gelen yaklaşımlara pirim vermemekle birlikte post-emperyalizmin hava koşullarını da her daim hesap etmek gerekir. Bunun en iyi örneği Mısır’dır; diktatör indirilmiş ve halkın istediği bir lider gelmişti ancak halka hareket alanı bırakılmış gibi görünen bu post-emperyal süreçte oyun kurucuların beğenmediği bir sonuç çıktığında masanın nasıl darma duman edildiğine de şahitlik ettik.

Post-emperyalizmin hissedildiği bu süreçte olaya bir de insan hakları aktivistlerinin gözünden bakalım. Devletleri, kalabalıkların âli menfaatlerini değil, biricik haliyle insan esaslı bir bakış açısı. Bunun için Suriye’ye çevirelim istiyorum yönümüzü. Önümüze düşen fotoğraflar, elimizde duran istatiktikler… Mülteci durumuna düşmüş milyonlarca insan… Bütün iyimser teorileri, büyük söylemleri, cesaretle sıkılmış yumrukları yerle yeksan edecek bir manzara. İslami kesim mi iktidara gelmeli, muhalifler Esad’i devirip yönetimde söz sahibi mi olmalı… Bu ve benzeri bütün soruların hiçbir anlamının olmadığı binlerce görüntü. Niçin öldürüldüğünü asla bilmeyen binlerce çocuk Orta Doğu’nun pek yabancısı olmadığı ama 21. Yüzyılın süslü insan hakları beyanatlarını tekrarla hükümsüzleştirmiştir. Evleri yıkılmış şehirler, kadınları kocasız kalmış evler, çocukları babasız kalmış beldelerin neyle yönetildiğinin bir anlamı var mı gerçekten? Ya o büyük ütopyalar için haksız yere kanı akıtılmış tek bir masum varsa? Bir değil binlerce… İnsan hakları aktivistlerinin gözlüklerinden baktığımızda gördüğümüz şu; eline silah alan temiz kalamıyor. Bir kere öldürmek bir süre sonra öldürmeyi normalleştiriyor. En haklı bulduğumuz kesimin bile tüyleri ürperten hak ihlalleri ile ilgili dosyalar, raporlar, belgeler düşüyor önümüze. Kan herkesin üstüne sıçrayınca umutsuzluğa kapılmamak mümkün değil. Haklı sebeplerle yola çıkıp zalimleşmek de öylece duruyor çünkü karşımızda. Sanırım Orta Doğu’da en zor şey insan haklarını dert edinmek, en kahredicisi bu.

Sonuç yerine bir şeyler söylemek isterim;
Yeni Orta Doğu’da artık sokak eylemleri döneminin de yavaş yavaş geçtiğini, sırada ise terör örgütleri ile dizayn olduğunu düşünüyorum. Nereden türediği belli olmayan, agresif, toplama ve çok milletli bu terör örgütlerinin finansörleri istediği sürece varlıklarını sürdüreceği, istenen kıvama gelinceye kadar bölgede, çeşitli emellere hizmet edecekleri sonrasında ise vadesi dolmuş olanların sahneyi yavaş yavaş terk edeceğini öngörüyorum. Dolayısıyla yeni emperyalizm, doğrudan değil de terör örgütleri üzerinden ideolojik soslarla bölgeye servis ediliyor. İşin kötü kısmı şu; hiçbir devlet açıktan elini kirletmediği için Orta Doğulu “kahrolsun !” dedikten sonra tam olarak kimin ismini vereceğini bilemiyor.

Yazı altı reklam

CEVAP VER