Kuşaktan Kuşağa Adalet: Üç Ömer

0
1103
reklamlar
Yazı arası Reklam

Toplumsal ve hukuksal bir kavram olan adalet kavramı; genellikle tek bir şeyi ifade etse de, farklı rejimler tarafından sağa sola çekiştirilip sündürülmüş bir hal aldı.

Adalet esasen, hakkın gözetilmesi ve yerine getirilmesi anlamına gelir. Haklı ile haksızın ayırt edilmesi adaletle sağlanır. Bu kavram temel olarak toplumsal hukuk kurallarına uygunluk ile ilgilenir. Toplumu oluşturan yegâne unsurun insan olduğunu düşünürsek adalet aynı zamanda din ve ahlak kurallarıyla da ilişkilidir.
Dünya yaratıldığından bu yana en çok tartışılan konulardan biri olan adalet için, her kesim farklı öneriler sunmuştur. Kimi adalet için eşitlik derken, kimisi ed adaleti sağlamanın yolunun güçlünün yanında olmaktan geçtiğini iddia eder. Beşeri sistemlerin ve felsefi akımların adaleti icra hakkında görüşlerinden ziyade İslam literatürü bu konuda ne demiştir onu ele almaya çalışacağız. Arapça عدل kelimesinden türeyen adalet kavramı iki kısma ayrılır: Bunlardan birinci kısmı aklın seçebileceği, iyi ve güzel olduğuna karar verebileceği adalettir. Bunu herkes kolayca tahlil edebilir. Diğer çeşit adaleti ise şeriat belirler. Örneğin kısas, cinayet diyetleri gibi… Bunun için Allah buyurur ki: “kim size saldırırsa, siz de ona misilleme olacak kadar saldırın”

İslam, adalet mefhumu üzerinde sağlam ve mutlu bir toplum kurulması için hassasiyetle durmuştur. Ahlak ve adalet arasında sıkı bir bağ vardır. Ahlaklı insan adaletlidir. Allah kişiye adaleti emrederken aynı zamanda ahlaklı olmayı da emretmiştir. Çünkü İslam, yapısı gereği sosyal hayatın içinde bulunmak ister. Ruhi, dini, maddi ve dünyevi olarak bütün beşer hayatı onun faaliyet ve hizmet sahasıdır. O hiçbir sistem ve nizamın veya başka bir kuvvetin tesirinde değildir. Kendi, kendisinin hâkimi, efendisidir.

Bu din, sosyal hayattan uzak kaldığı müddetçe topluma istikamet veremez. Onu sosyal hayatından uzak tutan, toplumsal düzen ve kanunların da onunla hükmetmeyen, yani, derledikleri kanun ve nizamları şeriata aykırı olan Müslümanlar, Müslüman ahlakıyla ahlaklanmış sayılmazlar. Ve o toplum tam manasıyla İslami bir topluluk değildir. Onlara İslam’ın sadece ibadet ve gelenekleri kalmıştır.
İslam’ı hayatının merkezine koyan ashab, tabiin ve tebe-i tabiin zamanları, adaletin nasıl tesis edildiğinin sayısız örnekleriyle doludur. Çünkü adalet şuur işiydi ve fert şuurunda sağlanamayan adaleti, hiçbir kanun sağlayamazdı. Çünkü onlar şuur sahibiydiler.

Evet; baba- oğul ve torun Ömerlerden bahsediyorum. İslam’ın ikinci halifesi, Müslüman olmasıyla Mekke’de Müslümanların açıktan ibadet etmesine fırsat sağlayan adam, baba “ Ömer İbn Hattab” yani Hz. Ömer ra. Bir diğeri; babası gibi ilim ve fıkıhta söz sahibi, Allah Rasulü sav’in kayın biraderi olması sebebiyle ona en yakın olanlardan ve onun ahlakına en yakın olanlardan birisi. Oğul Ömer… Abdullah bin Ömer. Ve üçüncü kuşak Ömer… Annesi Hz. Ömer’in torunu Ümmü Âsım’dır. Emeviler Döneminde hilafete gelmiş ve devletin bozulan sistemini değiştirerek asr-ı saadete en yakın bir yaşam tarzı oluşturmuştur. Onun döneminin İslam’a uygunluğu hasebiyle kendisine İslam’ın beşinci halifesi denmiştir. Ömer bin Abdülaziz…
Ömer bin Hattab… Hz. Peygamber sav’in “Allah, hakkı Ömer’in diline ve kalbine koymuştur” müjdesine nail olan, iki Ömer’den birini İslam’a bağışla duasının icabeti olan Ömer (ra). Adalet deyince hiç düşünmeden onun adı çıkıverir ağzımızdan. Bundan sonra gelen tüm adil yöneticilerin ecrini alabilecek kadar güzel adalet örnekleri bıraktı geride.

Ramade yılında –ki bu, Medine’de öldürücü bir açlığın ortaya çıktığı yıldır- bir gün, bir deve kesilerek etinin halka dağıtılmasını emretti. Görevliler verilen emri yerine getirdiler. Bu esnada etin en güzel yerini de müminlerin başkanına ayırdılar. Ertesi gün Hz. Ömer (ra), sofrada etin en güzel yerlerini görünce “bu nereden geldi?” diye sordu. Kesilen devenin eti olduğunu anlayınca: “aferin bana… Etin en güzel yerlerini kendim yerken, halka işe yaramaz yerlerini bırakırsam ne kötü yöneticiyim ben!” diyerek etin sofradan kaldırılıp halka verilmesini ve kendisine zeytinyağı ve ekmek getirilmesini emretmişti. Öyle ki kıtlıktan dolayı sürekli zeytinyağı ve ekmek yemesinden ötürü midesi rahatsızlanıp guruldadıkça midesine “bu kıtlık devam ettikçe sen daha çok zeytinyağı yersin” derdi.

Azerbaycan Valisinin kendisine gönderdiği tatlının tadını çok beğenir. Tatlıyı getiren adama sorar “bu tatlıyı herkes yiyebiliyor mu?” diye sorar. “hayır müminlerin emiri bu seçkin tabakanın yiyeceği” cevabını alınca tatlının kapağını kapatır ve “ deven nerede? Hediyeni devene yükle ve geri götür. Emire de bütün halk aynı yemeği yemedikçe sen de ondan yeme, önce halkına yedir sonra sen ye dediğimi ilet” demişti.
Hz. Ömer ra. bir kanun çıkaracağı zaman kendi ailesini toplar ve onlara şöyle derdi: “ben insanlara şunu yasakladım. Şimdi, karganın ete baktığı gibi onların gözü sizin üzerinizde olacaktır. Siz bu yasağı çiğneyecek olursanız, onlarda çiğneyeceklerdir. Allah’a yemin ederim ki, sizden birinin bu yasağı işlediğini işitirsem benimle olan akrabalığından dolayı onun cezasını iki katına çıkaracağım. Şimdi isteyen bu yasağa uysun, isteyen de çiğnesin!” Gördünüz mü dengeyi? Hiç de alışkın olmadığımız bir usül. Oysaki bizim gördüğümüz yönetimlerde devlet başkanı ilk önce kendi ailesini kayırır, yöneticiliği sırasında devletin üst kademelerine onları yerleştirirlerdi. Ne kadar da uzağız İslam adaletinden! Vefatı sırasında halifeliğe oğlunu getirmek isteyenlere yönetim yükünün ağırlığından dolayı bir eve bir kurban yeter diyerek izin vermemesi de bunun örneği değil miydi? Hz. Ömer ra. birkaç satırla anlatılması mümkün olmayacak kadar adil bir hilafet sürdürdü. Geriye adalet deyince Hz. Ömer ra, Ömer deyince de adaleti akla getiren bir iz bıraktı.
Abdullah b. Ömer… Babasına en çok benzeyen evladı. Adalet, ilim ve takvada en önde gidenlerden. Ebu Hureyre ra’tan sonra en çok hadis rivayet eden sahabe ve hukuk konularında öncü. Ashabın fakihleri arasında da mümtaz bir yeri olan Abdullah, en çok fetva veren yedi sahâbîden (el-fukahâü’s-seb‘a*) biridir. Altmış yıl boyunca fetva vermiştir. Özellikle sahâbenin yaşlıları vefat ettikten sonra insanların fetva için başvurdukları kişilerin başında İbn Ömer ra. ve İbn Abbas ra. gelmekteydi. Abdullah b. Ömer ra. fetva verirken önce Kitâb’a, sonra Sünnet’e başvurur, bu kaynaklarda aradığı hükmü bulamazsa ileri gelen sahâbenin ittifak ettiği ictihadlara göre hareket ederdi. Abdullah b. Ömer ra. ashâb-ı kirâmın ileri gelen zenginlerindendi. Servetinin fazla birikmesine meydan vermez, eline geçeni yoksullara dağıtırdı. Devlet adamlarının verdiği armağanları Allah’ın kendisine gönderdiği rızık olarak kabul eder, bazan bunların tamamını aynı gün fakirlere verirdi. Hatta kendisi için helal olan ticaret kazancının bile halife oğlu olduğu için artmış olması korkusuyla babasının uyarısına uymuş ve kazancını beytülmale bırakmıştı. Hukuk konusunda bir otorite haline gelen evlat Hz. Ömer, adaleti elden bırakmamıştı. Öyle ki bazen babasına bile muhalefet ettiği görülmüştür. Verdiği hükümlere önce kendisi uyar ve emin olmadığı konularda asla hüküm vermezdi.
Torun Ömer… Ömer b. Abdulaziz… Hz. Osman ra. döneminden sonra baş gösteren fitne ve karışıklıklar, Hz Osman ra’ın soyundan gelen Ümeyyeoğullarının kurduğu Emevi Devletinde de devam etti. Kaynaktan ( Hz. Muhammed sav) uzaklaştıkça insanların dinin emir ve yasaklarına ettikleri dikkat azalmış, sefahate düşmeye başlamışlardı. İşte bu dönemde devletin başına Ömer b. Abdulaziz geldi. Hulefa-i Raşidin’i örnek alıp Asr-ı Saadeti canlandırdı.
Bir gün Hz. Ömer ra gece dolaşmaya çıktı. Bir anne kızın konuşmasını duydu. Kız annesini uyarıyordu. “anne halife süte su katmayı yasaklamadı mı? Yapma!” Annesi “halife nereden görecek?” deyince kızı o güzel cevabı verdi: “ Ömer görmese de Ömer’in Rabbi görüyor!” Hz. Ömer ra bunun üzerine ertesi gün o kıza oğlu Asım’la evlenmek isteyip istemediğini sordu. Olumlu cevap alınca da onları evlendirdi. İşte Ömer b. Abdülaziz o neslin bir parçası. Tıpkı dedesi ve amcası gibi adaleti tutup kaldırmış ve iç huzuru sağlamıştı. Halife Ömer saraydaki lüks eşyaları beytülmâle koydurması, köle ve câriyeleri âzat etmesi, halktan biri gibi yaşaması ve hutbelerde sadece halifeler için yapılan duayı halk için okunan umumi duaya çevirmesi gibi uygulamalarıyla Emevîler’in geleneksel saltanat görüntülerine son verdi. Ömer b. Abdülaziz; idarî, iktisadî ve içtimaî sahalardaki icraatlarıyla da aynı çizgiyi devam ettirdi. İdarî alandaki icraatlarına halka zulmeden ve yolsuzluklara adı karışan valileri ve diğer memurları görevlerinden almakla başladı. Onların yerine hangi kabileden olduklarına bakmaksızın dindar ve dürüst yeni memurlar tayin etti. Valilik, kadılık, vergi memurluğu görevlerini halifelikle birlikte dört temel esas kabul ederek özellikle kadılık görevine hukuk bilgisi yanında takvâsıyla temayüz etmiş âlimleri getirdi. Valilerin ticaretle uğraşmasını ve hediye almasını yasakladı. Muâviye’den itibaren Emevî hânedanı mensuplarının ve devlet adamlarının gasp ettikleri malların tespitini ve hak sahiplerine iade edilmesini sağlamaya çalıştı. Halifelik görevi karşılığında maaş almayı reddetti. Emevî hânedanı mensupları ve diğer devlet adamlarının haksız kazançlarının tespiti için geniş kapsamlı bir çalışma başlatması ellerindeki malların alınmasına tahammül edemeyen yakınları tarafından tepkiyle karşılandı ve ölümle tehdit edildi. Ancak o bu tehditlere aldırmadan bu uygulamayı ısrarla sürdürdü. Ömer b. Abdülazîz, Emevîler’in ilk dönemlerinden itibaren ikinci sınıf Müslüman muamelesi gören mevâlîyi ( Arap olmayan Müslümanlar) Arap asıllı Müslümanlarla eşit kabul etti. Gayri müslimlerin idare ve Müslümanlar aleyhindeki şikâyetlerine kulak vererek haksız yere ellerinden alınan kiliselerini, evlerini ve diğer mallarını iade etti ve mağduriyetlerini giderdi. Yaşlı ve muhtaçlara hazineden tahsisat ayırdı.
[Adaletiyle Hz. Ömer ra’a benzetilen Ömer b. Abdülazîz halifeliği sırasında çok sade bir hayat sürmüş, saraylarda oturmamıştır. Kamu mallarını yetim malına benzetir ve beytülmâli kendisine bırakılan bir emanet kabul ederdi. Hazineden maaş almadığı gibi şahsî işlerini yürüttüğü sırada devlete ait mumu dahi kullanmadığı kaydedilir. ]
İslam’ın pak sayfalarında nice Ömerler yazılmıştı. Onların hepsinin zamanında halkın büyük çoğunluğu belki zaman zaman maddi sıkıntı bile çekse yönetimin adaletinden şüpheye düşmediler. Çünkü İslam, hem kişinin temel hak ve hürriyetlerini, hem de devletin bekasını sağlayacak sosyal bir adalet sistemi oturtmaya malikti. Onların buna kanaatleri tamdı. Şimdilerde bize düşen ise icrası çok ütopik gibi görünen İslam adaletinin tahsis edilmesi için çalışmak. Bunun imkânsız olmadığını Ömer b. Abdülaziz bize göstermemiş miydi?
Adaletin en iyi tahsis edildiği ve hükmün en doğru olduğu sistem İslam sistemidir. Nereden mi biliyorum?

“Yoksa onlar cahiliye dönemi hükmünü mü istiyorlar? İyi bilen bir topluluk için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?”

1) Müfredat, el-İsfahani, Rağıb, Çıra Yayıncılık, İstanbul, 2012, syf. 680
2) Bakara Suresi, 194
3) İslam’da Adalet Mefhumu, Kayaoğlu, İsmet, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/772/9836.pdf
4) İslam’da Sosyal Adalet, Kutup, Seyid, Cağaloğlu Yayınevi, İstanbul, 1968, syf.17
5) DİA, Yiğit, İsmail, Ömer b. Abdulaziz, Ankara, 2007, cilt.34, syf.717
6) Tirmizi, Menakıb, 3683, Ebu Davud, Harac 18,2962
7) Hazreti Ömer, Halid, Muhammed Halid, Beka Yayınları, İstanbul,2011, syf.69
8) Abdullah b. Ömer, DİA, Kamdemir, M.Yaşar, Ankara, 2007, cilt.1 syf 127
9) Ömer b. Abdulaziz, DİA, Yiğit, İsmail, Ankara, 2007, cilt.34 syf 54
10)Maide Suresi,50

Handan Yıldız Bayrak

Yazı altı reklam
PAYLAŞ
Önceki İçerikAdaleti Yakalamak
Sonraki İçerikAdaletin Tecellisi

CEVAP VER