Adaleti Yakalamak

0
265
reklamlar
Yazı arası Reklam

Halk içerisinde “ Adaleti kim kaybetmiş ki, biz bulalım” söylemleri çok gezer. Bu yaklaşım, insanların ne kadar çok karamsarlığa düştüğünün bir ifadesi olsa da, ümitsizliğe asla düşmemek gerekir.
Anlaşılan o ki; dünya hayatının adalet üzerine kurulmuş olduğu zaman zaman unutuluyor galiba…
Yaratılış itibarıyla, Resulullah (s.a.v)’ın bildirdiği gibi “ gökler ve yer adalet üzere ayakta durmuştur”.
Rahman süresi/7 “ Göğü yükseltti ve mizanı koydu.”
Yani her varlığın yaratılışı gelişi güzel değildir. Adalet, mizan, denge, ölçü, düzen mefhumu her varlığın hamuruna yerleştirilmiştir.

Burada dikkatten kaçırılmaması gereken nokta; adalet mayası üzerinde yaratıldığımızı unutmayarak bu yaratılış zeminine uygun yaşamaktır. Bu nedenle her varlığın kemâle ermede yani verilen ilahî zirveye gelebilmede iki boyutlu eylemi vardır. Bir yolculuğu; varış yeri olacak yüce Allah’ın rızalığı, diğer eylemi ise kendisine verilen yetki ile sorumluluk alanını kullanmaktır. Yani sorumluluklarını da birinci hedefin ışığında yerine getirmektir.
Fatiha süresinde geçtiği gibi; “bizi kendine ilet” yani“ ihdina!”. Bu hedef “Rabb’inin rızası”dır ki, o hedefe giden tek yol da “sırat-ı müstakim”dir.
Bir meyve bile yol haritasını biliyor… Rabb’inin kendisine vahyettiği gibi yol alıyor. Bir yandan Rabb’inin rızası için çabalamakta, diğer yandan sorumluluğunu yerine getiriyor. Olgunlaşıyor, tohum veriyor, insanoğluna hizmet ediyor…

Fussilet süresi/ 11 . ayette geçtiği üzere “ … göğe yöneldi. Ona ve yerküreye: “İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin.” dedi. Her ikisi de: “İsteyerek geldik” dediler.”
Tüm varlıklar içerisinde insanoğluna da aynı yol haritasını verdi. O da “isteyerek” Rabb’ine yönelmelidir. İnsanoğlunun da ana hedefi; Rabb’ine dönüşe hazırlanmak için O’nun rızalığını kazanmak olmalıdır. Tek mutlak gerçeğin Rabb’ine dönüşü asla göz ardı etmemelidir. Diğer yandan tüm sorumluluklarını bu çerçevede değerlendirmelidir.

Kendisini var ettiği ortamın şartları ve verilen sorumlulukların ana amacını saptırmaması için de sözlerini dinlemelidir. Gönderdiği seçilmişleri takip etmelidir.
Adalet toprağında adilâne yetişmek için… Adil olan Rabb’inin gözetiminde, adil bir bahçıvan tarafından, adil bir rahmet ile sulanmalıdır. Hiç bir önemli noktayı kaçırmadan…
İşte bunların hepsini insan “İstemeli”dir. “İsteyerek” bu bahçede dolaşmalıdır. Ancak bu şekilde kendisi adil bir terbiye alacak, ölçünün, dengenin, adaletin bozulmaması için araz alanlara geçmeyecekti…
İnsan gerçekten adaleti istiyorsa, âlemlerin Rabb’inden ve O’nun terbiyesinden yüz çevirmemelidir. O’nun yaratığı, gösterdiği, buyurduğu, işaret ettiği, vaad etiği… Her şeyden razı olmalıdır ki, O’nun adil kucağında rahmet bulsun.

Adalet , muvahhid olmanın meyvesidir. Tevhid duruşunu korumayan insan, adalet kucağına oturamazdı elbet.
Adalet tanımında “ Her hak sahibinin hakkını kendine vermek “ olarak dile getirilir. O halde “ Rabb’ imizin hakkı” neden kendine tanınmıyor? Bu soru, insanın hayat damarıdır.
İlah olan Allah mıdır, yoksa başkaları mı? Yoksa Allah ile beraber başka ilahlar mı vardı? İşte kaosun ana kaynağı buradan başlıyor. Adaletin anlaşılmaması, Tevhid’in kabul edilmeyişindendir.
Yüce Allah’a yegane tek ilah olarak bakılmayınca, her şey ifsada uğruyor ve her şey yerinden oynuyor… Ne peygamber hakkı, ne anne baba hakı, ne karı koca hakkı, ne komşu hakkı, ne akraba hakkı, ne insan hakları, ne hayvan hakları, ne taş- toprak hakkı… Her şey ama her şey ifsada uğruyor…
Hz. Ali ra, kendinden Tevhid ve adalet konusunu soran kimseye “ Tevhid, O’nu vehmetmemen, adalet ise, O’nu suçlamamandır.” diye cevap vermiştir.

Demek ki Adalet; yüce Allah’ı anlaman ve tanıman ile alakalıdır. Ayrıca yüce Allah’ın her şeyi gerçek hedefine ve kemaline eriştirebilecek şekilde yaratması, her varlığı kendine layık mevki ve yerine koyup, hakkı hak sahibi olana vermesine inanmakla olacaktır.

A’raf süresi/ 28 “ De ki: “Rabbim bana adaleti emretti. Her mescidde yüzünüzü O’na doğrultun ve dini yalnız kendisine has kılarak O’na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi yine O’na döneceksiniz.”
Nahl süresi/90 “ Şüphesiz ki Allah, size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder; hayasızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan nehyeder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir.”
Buyrukları bu anlama vurgu yapmıştır.
Yüce Allah’a göre ölçü ve dengeler kabul edilmelidir. Kâr- zarar, iyilik- kötülük, güzellik- çirkinlik, dostluk- düşmanlık, sevgi- nefret, korku- güven, kadın- erkek gibi hayatımızı kuşatan tüm kavramlar, yüce Allah’ın tanımlamasından bakılarak yerine konulmalıdır.

Eğer bu tanımlamalar karıştırılırsa hem Allah’a güvenmenin bir anlamı olmaz, hem de tüm kategoriler birbirine girmiş olur. Bu durumda tasavvurdaki kaos yine hayata yansıyacaktır. Yaşadığımızda tam da bu değil midir?
Kalem süresi/ 35-36 “ Öyle ya, teslimiyet gösterenleri suçlular gibi tutar mıyız hiç?
Neyiniz var, nasıl hüküm veriyorsunuz?”

Yüce Allah hiç bir şeyi zulüm, boş, abes, çirkin ve kötülük olsun diye ne yaratır, ne bu şekilde hükmeder, ne de kullarından böyle anlamsız sorumluluklar ister.

Yani hikmetsizce hükmetmez. Her şey hikmet, sevgi, ilim, hesap, şefkat, hayır, adalet üzeredir. Yüce Allah’ta bilgisizlik, menfaatperestlik, korku, acizlik, muhtaçlık gibi sıfatlar da olmadığına göre asla zulme razı olmaz. O halde adalet, yalnızca Rabb’imizin kapısındadır. O’nun kapısının dışında hikmet ve gerçek adalet olamayacağına göre, başka yerlerde zaman kaybetmenin bir anlamı yoktur.

Zümer süresi/7 “Eğer inkâr ederseniz, şüphe yok ki Allah’ın size ihtiyacı yoktur. Bununla beraber kulları hesabına küfre razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizin hesabınıza ona razı olur. Hiçbir günahkar da diğerinin günahını çekecek değildir. Sonra dönüşünüz, Rabbinizedir. O vakit, O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir. Çünkü O, bütün kalplerin özünü bilir.”
Zelzele süresi/7-8 “ Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir. Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.”

Sınırlılık ve çelişkiler biz aciz kullarda vardır, yüce Allah ise “ Sübhan” dır. Yani tüm eksikliklerden münezzehtir. Bu yüzden gerçekten adalet isteniyorsa, gözler O’na çevrilmelidir. Bu, insanın iman boyutudur.
Amel boyutu ise, imanın arkasında durmaktır. Adaletin yeryüzünde tamamlanması, O’na ve elçilerine itaatle mümkündür. Yüce Allah hiç bir kulunu zayi etmez. Ancak kul kendini zayi eder. Bu da Yüce Allah’a itaat etmeyerek olur.

Sorun buraya kadar mı? Elbette hayır! Dünyada zelillik olduğu gibi, ahirette de bu kaosun mesulleri hesaba çekilecektir.

Taha süresi/ 134 “ Eğer biz, onları bundan (Peygamber veya Kur’ân’dan) önce bir azab ile yok etseydik, muhakkak “Ey Rabbimiz! bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık, olmaz mıydı?” diyeceklerdi.”

Kehf süresi/ 49 “ O gün herkesin amel defteri ortaya konulmuştur. Ey Muhammed! Günahkârların, amel defterlerinden korkarak: “Eyvah bize! Bu nasıl deftermiş ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış dökmüş” dediklerini görürsün. Onlar, bütün yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”
Dünya temelinde hayatını nasıl inşa etmişse o insan, bunun üzerine ahireti şekillenecektir. Ahiret hayatı dünyadan bağımsız gibi düşünülmemelidir. Hatta şöyle düşünülmelidir. Ahiret, dünyanın devamı olan hayattır.
Bir yandan yaratılış amacını gözardı ederken, diğer yandan adaleti isteme hakkı yoktur hiç kimsenin. Zaten böyle bir iddia da yalan üzere olur.

Mutlak adalet, hakkın içindedir. Hak ölçeğini tanımayanlar, adalet peşine de düşemezler, düşemedikleri gibi bulamazlar da…

İnsan süresi/ 3 “Kuşkusuz biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör.”
Yani ne dünya hayatı adaletten mahrumdur, ne de ahiret hayatı…
Tüm mesele; dünya ve ahiret hayatını doğru okumaya bağlıdır.
Kim ne kadar doğru okursa, ona o kadar adaletten pay düşecektir.

Zeynep Işık

Yazı altı reklam

CEVAP VER