Ateşin Etrafındaki Pervaneler

0
409
reklamlar
Yazı arası Reklam

Cabir ibn Abdullah (ra)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “ Benim ve sizin durumunuz; ateş yakıp da, ateşine cırcır böcekleri ve kelebekler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, ateşe girmeye çalışıyorsunuz.”

Allah Rasulu, ashabının ve ümmetinin durumunu işte böyle özetliyor. Ben, siz ateşe düşmeyesiniz diye çırpınıyorum, fakat siz elimden kurtulup ateşe üşüşüyorsunuz. Dünya hayatına dalmanın insanı cehenneme sürüklediği aşikâr. Peki; biz, Allah Rasulü’nün bizi ateşten korumak için yaptıklarını yeterince idrak edebiliyor muyuz?
Rahman ve Rahim olan Allah, kullarının dünya ve ahiret hayatlarını kurtarmaları, yaşamlarını imar edebilmeleri için kitaplar ve bu kitapları açıklayıcı Rasuller göndermiştir. Bu Resuller kendilerine verilen risalet görevini hakkıyla yerine getirmiş ve insanlığa onları felaha erdirecek kurtuluş reçeteleri sunmuştur. Ahir zamanda ise hayat rehberimiz olarak inen Kur’an-ı Kerim, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilen Allah Resulü bize dünya ve ahiret saadetine ilişkin tüm bilgileri sunmuştur. “… ve sana her şeyi beyan eden, hidayete erdiren ve rahmet olan Kitab’ı Müslümanlara müjde olarak indirdik.”

Çağımızın manevi hastalıkları, azgınlıkları ve buhrana girmiş modern çağın insanlarının tüm dertlerine deva olacak yegâne ilaç Allah’ın kitabı ve O’nun Rasulü’nün sünnetidir. Kur’an eşsiz bir kitaptır. Okuyucu Kuran’ın imanla ilgilendiğini, ahlaki prensipler koyduğunu, hükümler vazettiğini, insanları İslam’a çağırdığını, dinsizleri uyardığını, tarihi kıssalardan ibret vesikaları sunduğunu, uyarısına kulak tıkayanları tehdit ettiğini, kendisini can kulağıyla dinleyenlere müjde verdiğini ve bunların hepsinin bir ahenk içinde sunulduğunu müşahede edecektir. Kur’an’ı anlamak, gerekli bir borç ve O’nu hayata geçirmek kaçınılmaz bir zarurettir. Onun gölgesinde yaşamak ancak tadanların bilebileceği bir nimettir. Ömrü uzatan ve bereketlendiren, yüceltip temizleyen bir nimet… Bu nimeti Kur’an’ın gölgesinde yaşayan, o nimetteki lezzetin farkına varıp izleriyle kucaklaşan ve onun verdiği huzuru, rahatı, mutluluğu ve güveni fark edenden başkası anlayamaz! Bu farkı anlayan kul, Kur’an’ın çizdiği yoldan ayrılmayacak ve “tilke hududullah” uyarısınca Allah’ın hudutlarına yaklaşmadan, haddi, aşmadan yaşamına yol verecektir. Evlenmeden boşanmaya, ticaret ve ceza hukukuna, komşuluk ilişkilerinden adab-ı muaşerete, ibadetten itaate ve daha nice konuya yer veren Kur’an’ı incelediğimizde görüyoruz ki Yüce Allah, kulunu bir an bile nefsiyle ve kendiyle baş başa bırakmıyor. Her konuda uyulması gereken bir ölçü koymuş ve neticede “vasat (hayırlı, faziletli, orta yollu) ümmet” açıklamasıyla durulması gereken yeri göstermiştir.

Dinin ilk kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’den sonra ikinci kaynağımız Allah’ın Rasulüdür. Akl-ı selim bir insan hayatında huzur, itidal ve zamanın belalarının def’ini istiyorsa bu iki kaynağa sımsıkı sarılmalıdır. Tıpkı Allah Rasülünün Veda Hutbesinde buyurduğu gibi: “ size benden sonra iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe asla sapıklığa düşmezsiniz. Onlar Allah’ın kitabı ve Rasulünün sünnetidir.” Yüce kitabımızın ve tüm kâinatın tercümanı olan sevgili peygamberimizin söz, fiil ve uygulamaları bize hem Kur’an’ın yaşayan bir kitap olduğunu göstermiş, hem de Kur’an’da detayı olmayan ibadetlerin uygulamasını öğretmiştir. Kur’an’da birçok ayette Müslümanlara; peygambere tabi olmaları, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda onu hakem tayin etmeleri emredilmektedir. Allah Rasulü’nün hüküm maksatlı tüm emirlerine uyulması ümmeti için bir kural olma özelliği taşımaktadır. Öyle ki Kur’an-ı Kerim’de yirmi küsur yerde peygambere(sav) itaat emredilmiştir. Sünnetsiz bir dini hayatın söz konusu edilemeyeceği gayet açıktır. Aksini iddia etmek Kuran ve sünnete aykırı olduğu gibi, ümmetin müşterek dini hayatını ortadan kaldırmak manasına gelir. Zira İslam toplumunun hayat tarzı, sünnetle çizilmiştir. Bunun zıddı bidat ve dalalet olur. Bakın Allah Rasulü nasıl uyarıyor:” Dikkat edin! Bana Kuran ve onun benzeri olan (sünnet) verildi. Yakın zamanda koltuğuna yaslanmış karnı tok bir adam der ki ‘size bu Kuran yeter. Onda helal bulduğunuz şeyi helal, haram bulduğunuz şeyi haram kabul ediniz.’ Dikkat ediniz! Rasulullahın haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir.”

Hz. Peygamber Allah’tan aldığı emirleri hakkıyla insanlara iletmiş, onların anlamadığı yerleri açıklamış, emir ve yasakların insanlar için uygulanabilir olduğunu bizzat kanıtlamıştır. Önce Mekke’de La ilahe illallah’ı öğreterek tevhid inancının temellerini atmış, insanların ahiret hayatını kurtarmak istemiş, ardından Yesrib’de bir medeniyet kurarak hem İslam’ın öğreticisi ve uygulayıcısı olmuş, hem de sosyal hayatın her noktasına dokunmuştur. O, sadece emir ve yasakları anlatan ve insanlara bunu dikte eden bir padişah değil, bizzat tüm emir ve yasaklara riayet etmekle beraber ashabıyla birlikte oturan, onlarla istişare eden, hanımlarıyla iyi geçinen, düşmanlıkta haddi aşmayan, çocuklara bile nazik davranan bir peygamberdi. Onun hayatına bakıldığı zaman, herhangi bir insanı mutsuzluğa götürecek, dünya ve ukbasını kötü etkileyecek bir şey görmek mümkün değildir.

Dünya yaratıldığından beridir gönderilen tüm peygamberlerin ve iletilen tüm vahiylerin ana fikri kelime-i tevhidi, kurtuluşun yegâne reçetesi La ilahe İllallahtır. Samimi davetçilerin çoğu Müslümanlara gelen felaketin sağlıklı İslami yapıdan sapan ahlak ve gidişatları sebebiyle olduğu kanısındadır. Müslümanların ahlaki çöküntüye girdikleri son derece açıktır. Yine de ahlaki sapma Müslümanların yaşamlarındaki tek sapma da değildir, en tehlikeli olan sapma da değildir. Problem sadece ahlaktaki sapma olsaydı –kötülüğüne rağmen- çok daha kolay olacaktı! Problem, büyüyerek kavramlardaki sapmaya kadar vardı. Lailahe illallahtan başlamak üzere İslam’ın temel kavramları bunun içindedir. lailahe illallah’ın ilk Müslümanların hayatını nasıl etkilediğine bir bak! Onlar bu sözle şirkin tüm renklerinden aklanmış ve sanki yeniden doğmuşlardı. Uygarlık ve dünyanın imarının da, bu tevhid sözüyle ve Allah’tan inen programla sıkı sıkıya bir bağı vardır. Burada asıl konu İslam ülkelerinin Batı emperyalizmi karşısında eziklik hissedip yenilmişlik psikolojisine girmeleri ve onları her konuda taklit etmeleri. Batılılardan miras kalan düşünce ve görüşler tertemiz tevhid inancını zedelemiş ve onu hayatı imar etme vazifesinin dışına koymuştur. Bundan, gayri İslami bir kültür ve uygarlığın Müslüman bir toplumda kök salmasından sonra verdiği zararların ne büyük olabileceğini tahmin edebilirsiniz. Müslüman olmayan bir ulusun kültürüne bunun zararları sıradan zararlı şeyler kadar olur. Ancak biz fasık bir kültürü benimsedikten sonra imanımız da zedelenir. Bu imanımızı zayıflatır. İçimizde Allah ve Rasulüne isyan duyguları meydana gelir. Ve bu isyandan sonra bizim dünyada herhangi bir şeye bağlı kalmamız ve bir düzene uymamız mümkün olamaz. Çünkü kime en çok itaat etmemiz gerekiyorsa, biz ona zaten isyan bayrağı çekmiş bulunuyoruz. Bundan sonra Allah’a kulluğu geri plana atan kişinin artık bir düzene uyması beklenemez. Başıboş kalan insan, kendisinde istediği her şeyi yapma hürriyeti görür ki; bu da onun dünya ve ahiret hayatını mahveder.

Aslında; dünya üzerindeki hayat bir deneme ve imtihan devresi olduğundan kişinin burada karşısına çıkan şeyler onun imtihan malzemeleridir. Hesap verme, amellerin süzgeçten geçirilmesi ve böylece hesap gününü geçirme zamanı bu hayat bittikten sonra vuku bulacaktır. Gerçek kriter ahirette karşımıza çıkacak olan sonuçlardır. Ahiret hayatında nelerin iyi ve nelerin kötü sonuçlar doğuracağını bilebilmenin yegâne ölçüsü Allah Teala tarafından peygamberlere inzal edilen vahiydir.

Günümüz dünyasında Müslüman ülkelerde yaşanan zulümlerin, akan kan ve gözyaşının, sayısı milyarları bulan İslam ümmetince engellenememesi kitap ve sünnet anlayışımızda bir problem olduğu anlamına gelmektedir. Oysa Allah, Müslümanları kardeş ilan etmiş ve onları bir bedenin parçalarına benzetmişti. Müslümanların arasına giren ırkçılık belası onların arasını açmış, çizilen yapay sınırlar ise bu ayrılığı legal hale getirmiştir. Sel suyunun üzerindeki çer çöp gibi paramparça olmuş ümmetin eski gücüne kavuşabilmesi için yeniden harekete geçmesi gerekir.
Çağın vebası zulüm, Müslüman’ın belası tefrika. İçinde bulunduğumuz zamanın maddi manevi tüm hastalıklarının şifası yüce kitabımız Kur’an, biricik önderimiz Hz. Muhammed’in sünneti ve bize öğretilen ümmet bilinci. Eğer biz bunları hakkıyla anlayabilirsek ilk dönem Müslümanlarının sanki duvar gibi birbirlerine ve İslam’a kenetlenmelerinin bir benzerini oluşturabiliriz. Aksi takdirde İslam ümmetinin zafiyeti daha birçok coğrafyada akacak kanlara sebep olur. Emeli doğruyu ve hakkı bulmak, Cennete girmek ve mutlu olmak olan herkesin yolu Kur’an ve sünnetten geçer.
Başta da dile getirdiğimiz gibi Dünya hayatı tıpkı ateşin pervaneleri kendine çektiği gibi, Müslümanları da cehennem ateşine çeker. Bırakalım da Allah Rasulü bizi çekip o ateşten kurtarsın!

1) Müslim, Fezail 19; Rikak 26; Tirmizi
2) Furkan Suresi, 56
3) Nahl Suresi, 86
4) Kur’an ve Sünnet Bilinci, Akar, H. Ali, Furkan Yay, İstanbul, 2004, syf.17
5) Kuran’ı Anlamaya ve Yaşamaya Doğru, el-Halidi, Salah Abdülfettah, İki Kaynak Yay, Ankara, 1998, syf.57
6) Bakara Suresi,229
7) Bakara Suresi, 143
8) Kur’an ve Sünnet Bilinci, Akar, H. Ali, Furkan Yay, İstanbul, 2004, syf.120
9) Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Kutup, Muhammed, Risale Yay, İstanbul 2014, syf.10
10) İslam ve Eğitim, Mevdudi, Hilal Yay, İstanbul, 2000, syf.209
11) Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim, Mevdudi, İnkılab Yay,İstanbul, 2011, syf.69

Handan Yıldız Bayrak

Yazı altı reklam

CEVAP VER