İbtida ve İntihasıyla FETİH

0
786

Yazıya feth-i kelam olarak lügatve mecaz manaları ele almak suretiyle başlayalım:

Fetih sözlükte, açma, başlama manasında,mecazî ve ıstılahî olarak ise zapt etme, ele geçirme, bir yeri İslam hâkimiyetine açma, zafer ve nusret anlamlarındadır. Bu bağlamda beldelerin ele geçirilmesi ve/veya şehirlerin zaptı anlamına gelen “feth-i bilad” mefhumunun tarihçilerce sıklıkla kullanıldığında zikretmek gerekir.Fetih mefhumunun aynı zamanda faydalı şeylere ulaşmak veya güzelliği ve iyiliği ulaştırmak için kapatılmış yolları açmak ve muğlak şeyleri açmak, açıklığa ve berraklığa kavuşturmak gibi manalara da geldiği unutulmamalıdır.
Fütuh kelimesi “açılmak; yardım; lütf-i İlâhîye ulaşmak; zafer; galibiyet; açıklık; gönül ferahlığı” gibi manalara gelmekte olup tekili olan “fetih” kelimesinden gelir. İslam tarihinde belde fetihlerini anlatan kitapların çoğunun “fütuh” ismiyle (Fütuhü’l Buldan, Fütuh’ş-Şam, Fütuhü’l Cezire gibi) tesmiyesi de bu münasebetledir. Fütuhat kelimesi de fetihle ilgili olup fütuh kelimesinin çoğuludur vefetihler, zaferler, galibiyetler, açılımlar manasındadır.

Fetih denildiğinde aslında, İslam mesajının, karanlıkta kalmış alanlara, kapalı kapıların arkasındakilere ulaşmasının gerçekleştirilmesi ve İslam adaletine ve ebedî hakikatlere kapalı kalmış dimağların, yüreklerin ve/veya toplulukların, bunlarla tanışmasının sağlanması kastedilmektedir. Bu kelimeden gelme olan miftah/anahtar kelimesi de, mana itibariyle tam olarak bu durumu ifade etmektedir:Kapalı kapıları açan anahtar. Açana fatih, bütün açma eylemlerine de fetih-fütuh-fütuhat denilmektedir…

Aslında İslam’daki ilk fetih çabaları, insanları ikna etmek suretiyle bilgilendirmek, yanlış bilgileri tashih etmek şeklinde tebarüz etmiştir. Daha sonra meydana gelen çarpışmalar, savaşlar, seriye ve gazalar ise ekseriyetle müdafaa eksenli ve muhtemel saldırıları önleme amaçlıdır.

Hz. Muhammed (s), kendisi üzerinden insanlara bildirilen dinin umdelerini, bütün hayatı boyunca haktan taviz vermeden, yumuşak bir dille ve müjdeleyici bir üslupla anlatmıştır. Mekke Dönemi böyledir, TaifSeferi böyledir, Medine Dönemi böyledir.Mekke’de, adalet ve eşitlik zemininden uzaklaşmış, hayatlarına nokta-yimihrakiye olarak fazilet değil menfaati intihap etmek suretiyle pusulalarını kaybetmiş olan insanlara,11 yıl boyunca hürriyet ve eşitliğin, iyilik ve diğerkâmlığın, erdem ve kadirşinaslığın kaynağı olan kâinatın sahibi Yüceler Yücesini tanıtmaya çalışırken, bir taraftan putperestliğin içinin boş olduğunu ve insanın haysiyetine yakışmadığını anlatıyor, bir taraftan da insanın varlık âleminin en şerefli, en saygıdeğer varlığı olduğunu, bu yüzden de haksızlığa uğratılmaması, en mutena bir şekilde el üstünde tutulması gerektiğini ifade ediyor ve bunun gerçekleşmesi yolunda gecesini gündüzüne katıyor, bu uğurda her türlü cefaya göğüs geriyordu. Aynen Ey Muhammed! Mü’min olmuyorlar diye adeta kendini helak edeceksin(Şuara, 3)lalugüherinde ifade edildiği gibi…
Ekonomik ve sosyal sıkıntıları ortadan kaldırmak suretiyle birey ve/veya toplumların basar ile idrakleri üzerindeki kısıtlayıcı baskılara son vermek, bu suretle de safi vahyî mesajla temaslarını sağlamak, bunu sağlamakla da mezkûr iki alandaki prangalardan kurtarmak ve özgürleşmelerini sağlamanın da “fetih” mefhumunun içerdiği manalardan olduğu gözler önündedir.

Çıkar döngülerinin bozulmasını, emeği sömürme çarklarına çomak sokulmasını istemeyen Mekke’deki sömürücü düzen, taştan bir duvar örüp o diriltici mesajının insanlara ulaşmasını önleyince, kulaklarını ve akıllarını hakikatlere açacaklarını umarak Taif sakinlerine yönelen o ışık kaynağı, orada da hakikatleri anlatıyor, insanların karanlık dehlizlerden çıkmasını, inançsızlık ve sapkınlık çarklarından kurtulmalarını tavsiye ediyordu. Elindeki nurlu miftahla, kapatılmış gönül ve kafa kapılarını fethetmeye / açmaya çalışıyordu. Fakat buradaki idare, buradaki din-siyaset-menfaat çarkının sahipleri, fikir ve düşünce ile karşısına çıkmaya cesaret edemedikleri için, çocukların ellerine taşlar tutuşturarak, bozuk çarkı vahy-i semavînin altın prensipleriyle, düzeltmeye çalışan bu büyük kurtarıcıyı taşlatıyorlardı.

Mekke zemini/ağacı, verebileceği / ortaya çıkarabileceği lübbün çoğunu ortaya çıkardıktan sonra geriye kalan kışrı, artık bu meşaleye, bu sese ve bu ab-ı hayata bütün kapıları kapattı; yol gösterici ışığın görülmesini, ikaz ve ihtar edici sesin işitilmesini ve ihya edici suyun içilmesini engelleyince, o Diriltici İksir Sunucusu (s)terk-i diyar ederek Yesrib’e teveccüh etti; kısa bir zaman içinde kurumuş zeminler dirilmeye, kulaklar lahutî nidaları dinlemeye ve ölü ruhlar bahara kavuşmuş ağaçlar gibi yeşermeye ve meyve bağlamaya başladılar. Öylesine bir silkiniş, öylesine bir asla rücu ve öylesine bir semereleniş görüldü ki, Yesrib enfes Medine’ye tebeddül etti; yılların düşmanları Evs ve Hazrec, onun nefesiyle,her şeylerini adalet ve fazilet yolunda feda eden muhacirler gibi, o güzellik ve iyiliğe endeksli, o karanlık kapıları açıp her tarafı aydınlatmaya ahidli miftahlar gibi ensara tahavvül ederek, açabildikleri kadar sinelerini açtılar ve bütün varlık ve imkânlarını onun yoluna serdiler.
İslam’ın gücünün tebarüzü bağlamında kimileri Bedr’e, kimileri Hendek’e odaklanır… Bense farklı olarak –belki de haddimi bilmeyerek- Hudeybiye’ye sevdalanır, alkışlarımı oraya dağıtırım. Savaşlar, özellikleri itibariyle kılıçların konuşturulduğu, kapıların bu silahlarla açıldığı ortamlardır. Ama Hudeybiye öyle mi? On yıl boyunca gerçek manada bütün endişelerden uzak vahy-i semavînin insanların kalbine nüfuz ettirilebileceği, insanların kalp ve kafalarının aydınlatılabileceği bir barış iklimi oluşturulmuş; o Nur Kaynağı, etrafında pervane olmuş o kendinden geçkin kelebeklerle, o kendisiyle beraber kim bilir kaç defa Azrail’e selam vermiş fedaîlerle beraber,gönül rahatlığıyla çadır çadır, çöl çöl, vaha vaha dolaşıpinsan ve insanlığın imdadına koşma, zor ve tehdidi aklına bile getirmeyerek, lalugüher gibi sözlerle ikna ve mest edici ifadelerle,onlara gerçek onur, konum ve haysiyetlerini anlatma imkânını, kendilerine verilen beyin ve muhakeme gücüyle şu kâinat-ı kebirin üzerinde Âlim-i Mutlak’ın, Kadir-i Mutlak’ın temsilcileri olma gibi yüce bir makamda olduklarını dile getirme fırsatını yakalamıştı.Zira o (s) aslında böyle birsilm ve selamet zemininde, böyle bir sulh ve salahat ikliminde, böyle bir barış ve esenlik vasatında insanları düştükleri kuyudan ve/veya çırpındıkları denizden sahil-i selamete çıkarmak ve kendisine inananları fazilet ve fedakârlığın temsilcileri yaparak yeryüzünün kurtarıcıları ve adalet dağıtıcıları yapmak istiyordu.

O barış ve sevginin yayıcısı, o hakiki eşitlik ve kardeşliğin müessisi (s) dar-ı bekaya irtihal ederken, neşrettiği ışık koca Arabistan’a yayılmış vebütün yarımadayı ışıl ışıl aydınlatmıştı. Aydınlanma burada durmayacak, onun meşalesini eline alan arkadaşları, onun neşrettiği ışığı bütün gezegene yaymaya çalışacak ve dünyamız artık kıyamete kadar o yayılan ışıltılarla süslendirilmeye devam edecekti.

Erdem ve adalet adına gezegenimizdeki Ceziretü’lArab dışındaki içtimaî zeminler ve siyasî yapıların zifiri karanlıklar içerisinde bulunduğu bir zaman kuşağında ensar ve muhacir, en güzel takdim ve ikram usullerini kullanarak insanlığın muhtaç olduğu bu iki altın değeri ulaştırmak yolunda bu İran’dır, bu Turan’dır dememiş, bu Kürdistan’dır, bu Bizans’tır bakmamış, uzanabildiği her tarafa uzanmış, ömür ve bedenlerini o yollarda, eriştiklerio güzellik ve iyilikler ufkuna diğer insanları da eriştirme, eriştikleri cennetasa iklimlere başka insanları da eriştirme sevdasıyla tüketmiş ve bütün heybetleriyle bir yâd-ı cemil olarak üzerinde yer aldıkları tarihin şeref dolu sahifelerinden,günümüze,kahraman ve kahramanlıklara muhtaç gönüllerimize kadar gelmişlerdir.
Sa’d b. Ebi Vakkas, ayakları tutulmuş olmasına rağmen, sermesti olduğu o aşkın iksiriyle Kadisiye miftahıyla açtığı/fethettiği İran’ı İslam’ın aydınlatıcı ve adalete erdirici soluklarına açarken, İyaz b. Ganmyıllardır Roma’nın ayakları altında ezilmekte olan el-Cezire ve Bilad-ı Ekrad’ı kurtarıyor, halelerine dâhil olan sakinlerine kendilerinin sahip olduğu tüm hakları sunuyordu.Muaz b. Cebel, kendisi gibi fazilet timsali yol arkadaşlarıyla birlikte Şam’ı bu erdem ve adalet halkasına dâhil ederken, büyük siyasetçi Amr b. As elinde meşale, bir avuç civanmert arkadaşıyla birlikte karanlıkta kalmış olan kadim Mısır’a yöneliyor ve orayı Mekke’de doğan güneşin şualarına boğuyordu. Fas’ı İslam dairesine alan büyük komutan Ukbe b. Nafi, karşısına çıkan Atlas okyanusuna doğru atını sürerken: “Ya Rabbi, eğer önümebu deniz çıkmasaydı, mücahedeye devam edecek ve senin dinini ve ismini dünyanın öbür ucuna kadar yayacaktım” diyor ve bir yâd-ı cemil olarak tarihin şeref levhalarındaki yerini alıyordu.
Her bir sahabe, her bir komutan gittiği yerleri İslam adına fethediyor, İslam adına ele geçiriyor ve bulundukları coğrafyalardaki ceberutlardan, zalimlerden ve sömürücülerden halas ediyor, insanları, muhtaç oldukları huzura, güvene ve itminana kavuşturuyorlardı. Bütün bu kurtarışlar ve eriştirişlerin devam ettiği süreç içerisinde, iman ve erdem dairesine dâhil olanlara İslam’ın kendilerine tanıdığı bütün hak ve salahiyetler tanınıyor ve tabi ki tüm men ve yasaklara da uyma zorunluluğu getiriliyordu. Dâhil olmak istemeyenlere gelince belli vergiler karşılığında yaşam, inanç ve mülkiyet hakları garanti altına alınıyor, bu hakların korunamaması durumunda, vergilerinin iade edileceği taahhüt ediliyordu.

Böylece –bütün eksiklik ve yanlışlıklarına rağmen- gerçekleşen bu fetihlerle birlikte kısa bir süre içerisinde İslam özgürlüğü, İslam adaleti ve İslam eşitliği, Çin sınırından Atlas okyanusu kıyılarına kadar yayılıyor ve insanların son kurtarıcı mesajla tanışmaları ve doğrudan temas kurmaları sağlanıyordu.
Fetih mefhumunu değerlendirirken, onun faydalı şeylere ulaşmak veya başkalarına güzelliği ve iyiliği ulaştırmak için kapatılmış yolları açmak ve muğlak şeyleri vuzuha, açıklığa ve berraklığa kavuşturmak gibi manalarının olduğunu belirtmiştik. Buradan hareketle, yeni ve farklı açıklamaların ve değerlendirmelerin yapılması gerektiği aşikârdır.

İçinde yaşanılan dönemin eriştiği yeni bilgilerle semavi mesajın içerdiği bilgiler arasındaki kapıları açmak, örülmüş engelleyici duvarları yıkmak da, fetih mefhumunun kastedilen anlamlarındandır. Bu da,müspet ilimlerdeki ilerlemeleri bilmek, anlamlandırmak ve bunlarla vahy-i semavî ile bildirilen mutlak gerçeklikler arasındaki bağlantıları görmek ve göstermektir; bu yolla zihinleri meşgul eden istifhamları cevaplandırmak suretiyle ortadan kaldırmak ve beynin büyük kâinat kitabının mesajlarla dolu sahifeleri arasında seyahat etmesini sağlamaktır fetih.
Burada ifade etmek gerekir ki, aslında bir de ilm-i ledün / ilm-i batın(ledün ilmi / batın ilmi)vardır ki tam bir fetih miftahı olup, ehl-i tasavvufa göre bu ilim, duyu, akıl ve tecrübe dışında yer almaktadır. İlm-i ledün,vehbî bir ilim olup, özel bir bilgidir, olayların iç yüzüne vakıf olma imkânını sağlar. Bir çeşit gayb bilgisi, sırlar bilgisidir. Sanıyorum, Hazreti Hızır’ın ilminden bahseden ayetteki “ledün” kelimesinden hareketle, bu isim verilmiştir.Fakat şimdilik bu mevzuya girilmeyecek, nasip olursabaşka bir yazıda üzerinde duracağız.

XX. yüzyılın başlarında İslam Âleminin üzerinde, özellikle hilafet topraklarının merkezinde son büyük kıyamet koparken, koca dünya “katil hırsızlar” tarafından insafsız bir şekilde paramparça edilmiş, bu sömürücülerce her parçanın başına kendi hedeflerine uygun politikalar yürütecek yöneticilerin gelmesine müsaade edilmiş ve bu yeni yetmeler de bu efendilerine müdahanecilik adına asırlara uzanan tarihi zenginliklerimizi insafsız bir şekilde mahv û perişan etmekte beis görmemişlerdir. Kimi kral, kimi demokrat, kimisi de diktatör formunda olarak başında bulunduğu coğrafyaları -güya yükseltme ve büyütme adına-bilerek veya bilmeyerek kökleriyle ilişkisini kesiyor, irfanî, içtimaî ve siyasî kıblesini değiştiriyor ve bir badireden öbür badireye sürüklüyordu.

Sovyetlerin pençesindeki ülkeler dâhil olmak üzere,İslam coğrafyalarının tamamında asırların pişirdiği altın mesabesindeki değerler, bu piyonlar ve efendilerince kısa bir süre içerisinde darmadağın edilmiş, husussan yaşamın temel şekillendiricisi olan inanca müdahale edilmiş, iktidarlarına ve sömürülerine müdahale edemeyecek bir şekilde, hayatın bütün hüceyre ve veçhelerinden sökülüp atılmak istenmiştir.

Yaşanan bütün bu olumsuz gelişmelere karşı, imanlı zeminin yetiştirdiği dimağlar hemen vaziyet alarak, bu duruma reaksiyon göstermiş; fikrî, itikadî ve amelî alanların vahyî asıllarının muhafazasını sağlama yolunda yoğun mesai sarf etmişlerdir. Pompalanan inançsızlığa mukabil, kâinatın her alanından deliller getirmek suretiyle, yaratıcının her varlığın simasına nakşettiği sikkeler, tuğralar ve mühürler gözler önüne serilmiş ve esması ve evsafıyla Halık-ı Kâinatı görmek isteyen bütün gözlere ve dimağlara ışıl ışıl, nakış nakış gösterilmiştir. Varlığı etrafında şüpheler oluşturulmak istenen ahiret hayatı ve öldükten sonra dirilme hakikatleri, muknîdelillerle ispat edilerek itirazcı aklın bütün şüpheleri ortadan kaldırılmıştır. Kur’an’a dönük bütün fikrîve itikadîsaldırılar bertaraf edilerek, yani bu konuda oluşturulan bütün istifhamlar cevaplandırılarak, onun hakikaten katışıksız, safîvahy-i semavî olduğu herkese gösterilmiştir.

İslam ahkâmının yetersizliği propagandası çürütülerek, medeni, idarî ve içtimaî alanlar başta olmak üzere hayatın bütün alanlarına adalet, hürriyet, eşitlik, huzur ve terakki getirdiği bütün boyutlarıyla ibraz edilmiştir:
a. İslamiyet’in sahip olduğu prensipleriyle fikre tevhid verdiği, hayata istikamet getirdiği ortaya konulmuştur; Yani çatışma ve sömürüye yol açan enaniyet ve menfaati merkeze koymayarak, insanları erdeme, iyiliğe ve adalete yönlendirmiştir. b. İslamiyet’in faizi yasaklayıp zekât vermeyi farz kılarak sınıflar arası çatışmaların önünü aldığı gösterilmiştir. c. Ekonomi temelli çatışmaları sona erdirmek amacıyla İslamiyet’te çalışmanın esas olduğu, servet-i insaniyenin zalimlerde toplanmaması, ellerinde birikmemesi gerektiği ifade edilerek, günümüzde dahi halen halledilememiş olan gezegenin ekonomik sorunlarının, ancak emeğe saygı vesa’yın önceliğiyle düzeltileceği ispatlanmıştır.

Bu mücahade ve mücadele alanının kahramanlarının isimleri Mısır’da veled-i zina siyasetlere karşı duran Hasan el-Benna veSeyyidKutub, Libya’da sömürgeci İtalyanlara karşı mücahade eden Ömer Muhtar ve arkadaşları, Cezayir’de Fransız istilasına kahramanca direnen Emir Abdülkadir ve bağlıları, Sudan’da ise hem yerli diktatörlere hem de batılı işgalcilere karşı direniş bayrağını sallayan Muhammed Ahmed ve ardılları vs.dır. Bunlar bu zincirin ilk göze çarpan bazı halkalarıdır; yoksa bu altın silsilenin halkaları sayılamayacak kadar çok olup tarih şeridi üzerinde uzatılabildiği kadar uzatılabilirler.

Bizde siyasî ve askeri metodlardan ziyade ikna ve ispat etme metodu denilen müsbet hareket suretiyle mücahedelerini sergilemiş pişdarlar Bediüzzaman’dır, Süleyman Hilmi Tunahan’dır; gelip dayandığı için bu uğurda hayatlarını feda etmekten çekinmeyen Norşin’in, Nehr’in,Dersim’in, Piran’ın vs. arif postnişinleridir.

Bunlardan birincisi, telif ettiği eserlerle, imansızlık cereyanının önünü almış, Kur’an’dan ilham alarak iman hakikatlerini yeni baştan ele almış ve anne sütü tazeliğiyle yeni nesle sunmuştur. Küfrün ve şeytaniyetin asırlardır bin bir türlü yolla toplayıp biriktirdiği şüphe ve tereddütlerle insanımızın kalp ve kafasının bulandırılmak istendiği bir zaman diliminde,sorulan bütün sorular fennin ve felsefenin istediği kriterlere göre cevaplandırılıp,vahyî hakikatler terütaze olarak yeni nesle sunulmuş ve böylece de bütün saldırı dalgaları etkisiz hale getirilmiştir.

İkincisi, nur-u Kur’an’ı söndürmek, onu dillerde ve zihinlerde unutturmak isteyenlere inat, harf harf, sahife sahife bu mukaddes kitabın okunup anlaşılması, anlaşılıp kalpleri ve kafaları aydınlatması yolunda hayatını sarf etmiş ve memleketin dört bir tarafında Kur’an’sızlık dalgasını kırmak ve durdurmak için bedenini siper ederek en büyük dalga kıranlardan birini teşkil etmiştir.

Postnişin ariflere gelince, bunlar sahip oldukları hamiyet duygusuyla gönül dünyasının irfanla dolması, şu kitab-ı kebirin kâinatın mülk buudu üzerinden melekût buuduyla hemhâl olunmasının sağlanması vebütün tayflarıyla Nur-u Muhammedî’nin içtimaî hayatta kök salması yolunda,postlarını ve hayatlarını,cami avlusundaki mendillere atılan bozuk para gibi sarfve feda etmekten imtina etmemişlerdir.

Mukaddesatın üzerinde asırlardır biriken toz ve gübarlar, bu mücahede, mücadele ve özveriler sayesinde silkelenmiş, altında neredeyse kaybolmuş olan İslam’ın ilk günkü tazeliği ve güzelliği bir kere daha ortaya çıkarılmış ve onu çirkin gösterip insanları ondan uzaklaştırmak isteyen kara kalpli ve kafalıların her türlü hile ve dalavereleri gözler önüne serilerek tüm planları akamete uğratılmıştır.

Evet,insanlar,bu kahramanların dimağlarda ve gönüllerde gerçekleştirdikleri fetihler sayesinde yeniden iman ve İslam hakikatlerini idrak etmiş ve yeniden yaşamlarının ana şekillendiricileri yapmışlardır. Birbirinden koparılıp düşman haline getirilmiş olan İslam toplulukları ve ülkeleri arasında gerçekleştirilecek restorasyon ve reorganizasyonla coğrafyalarımızda yeni dirilişler, iklimlerimizde yeni tekevvünler görülecek ve Allah’ın izniyle dünyamız bir kere daha gül gülistan, bir kere daha diyar-ı adalet ve sahil-i selamet olacaktır.

Mehmet Baran

TEILEN
Önceki İçerikSiyaset
Sonraki İçerikHayber Hayber Ya Yahud

CEVAP VER