“Katil Hırsızlar” ve İslam Dünyasının Dünü-Bugünü

0
1118
reklamlar
Yazı arası Reklam

Yıllar var ki İslam Âlemi olarak yanaştığımız tüm askerî ve siyasî limanların sahipleri ya yüklerimize göz dikip onları çalmaya çalıştı ya da haset duygularıyla gemilerimizi delip gark etmeye yöneldi. Bizlerse tecrübelerimizlebunu bile bile, bin bir örnek üzerinden bunu göre göre Mehlika Sultana tutulmuş gibi, o iskelelere yanaşmaktan imtina etmemekte, bu karşılıksız aşktan vazgeçmemekteyiz…
İçinde yaşadığımız ülke böyledir, bu ülkeyi çevreleyen ve sınırlarımızdan uzak İslam coğrafyasındaki ülkeler böyledir, hatta Üçüncü Dünya Ülkeleri tabir edilen ülkeler de nispeten böyledir… Hepsi aynı kısır döngüye girmiş, sağa sola yalpalamakta, bir sahil-i selamet bulmak ümidiylebir hırsızlık şebekesindenbir başka hırsızlık şebekesine yanaşıp durmaktadırlar…

Bediüzzaman, Osmanlılar döneminde yazdığı bir eserinde Kürdlere yaptığı bir hitapta “Beş yüz senedir yattığınız yeter. Artık uyanınız, sabahtır. Yoksa saha-i vahşette, vahşet ve gaflet sizi garet edecektir” derken, aslında İslam ümmetini oluşturan tüm milletlerin müşterek öldürücü yarasına parmak basmakta idi. Fakat ne bu hitabın kendilerine yapıldığı Kürdler bu ikazı anlayıp hilafet sarayındaki diğer milletlere örnek bir yıldız olabildiler, ne de Osmanlı bünyesindeki diğer milletler, uykudan uyanabildiler… Yönetimde gerçek manada millî irade tecelli etmedi; halklar hakkıyla milli iradeye sahip çıkmadı. Eğitime gerekli önem verilmedi, müspet milliyete sarılıp kuvvetli bir ümmet meydana getirilmedi.

Kimilerinin “emperyalist” olarak nitelendirdiği, kimilerinin de “sömürgeci” olarak adlandırdığı gezegenimizin kan emicilerine, “Katil Hırsızlar” demeyi daha uygun görüyorum. Zira bunlar gasp yolunda,-mal sahibini öldürme dâhil- her türlü şenaati ve denaeti mubah görmüşler ve görmektedirler.
İlhamını Roma ve Helen’den alan ve başkasının emeğini çalma üzerine kurulan, hatta bu uğurda gerekiyorsa mal sahibini öldürmeyi temel politika yapan batılı yaşam tarzı, her zaman güçlünün hayatta kalması gerektiğine inanır; bu yüzden de varını-yoğunu güçlü kalma yolunda sarf eder. Bu anlayışa göre, kuvvet hakta değil, hak kuvvette olmalıdır; yegânehâkim güç, hak değil, kuvvet olmalıdır. Nitekim yaşamının her atılımını bu perspektife göre şekillendirdi ve şekillendirmektedir.

Sanırım Ortaçağ’daki Haçlı seferlerinin düzenlenme nedenlerine ve bu seferlerin tahakkuku sırasında işlenen denaetlere bu zaviyeden bakılabilirse, hak-kuvvet arasındaki münasebette hakkın üstünlüğünün sağlanmasıyla ne denmek istendiği daha rahat anlaşılabilecektir. Keza müteakip karndaİberya’daki parlak İslam medeniyetine karşı aynı anlayışın sergilediğivahşetler de bu açıdan değerlendirildiği vakit, aynı netice ve tespitlere ulaşılacağı muhakkaktır.

Bu “katil Hırsızlar”,gerekDoğu Akdeniz havzasında,gerekseBatı Akdeniz kıyılarında gerçekleştirdikleri katliamlarla dolu hırsızlıklarında Müslümanlardan çaldıkları / gasp ettikleri kitaplardan edindikleri bilgilerden, dünyanın yuvarlak ve enlem ve meridyenlerle ölçülü olması, ekvatorun altı ve üstü, pusula, kâğıt, matbaa vs. bilgileri öğrendiler; batıya gide gide doğudan aynı yere dönüleceğini anladılar. İşte bu ve benzeri bilgiler onların hırsızlık duygularını galeyana getirdi ve asırlardır içine kapandıkları küçük denizlerinden çıkıp büyük denizlere açılma cesaretlerini arttırdı…

Zannedildiği gibi KristofKolomb’un Amerika’yı keşfetme gibi bir derdi/amacı yoktu; o, soyulacak yeni memleketler arıyordu; soyup soğana çevireceği zengin, emsalsiz bakir Hint kıyılarına erişmek istiyordu. WillemJanszoon, Avusturalya’yı Hollanda’ya bağlamak isterken, çok sonra gelecek olan James Cook, yerli Aborjinlerin yok olmasıyla sonuçlanacak olan kıtanın Britanya’ya koloni yapılması sürecini başlatacaktı.
Bu “Katil Hırsızlar” gerçek manada, günümüzde dünyaya “coğrafi keşifler” diye yutturdukları hırsızlık, gasp ve imha üzerine kurulu emperyalist ve sömürgecilik faaliyetleriyle zenginleştiler; Amerika, Afrika ve Güney Asya’dan gasp ettikleriyle, işlerine yarayacak buluşları yapmaya müstaitbütün istidatlara sahip çıktılar ve onlara her türlü mekânsal ve parasal desteği sundular. Üstün kabiliyetlerin gerçekleştirdiği yeni buluşları, Avrupa’da güç kaybına yol açan parçalanmışlıkların sona erdirilmesi yolunda kullanarak, daha kuvvetli hırsızların, daha acımasız katillerin yetişmesini sağladılar.Bir taraftan haklı ve fakat güçsüzlüklerinden dolayı gaspa uğrayan insanların imhası gerçekleşiyordu, bir taraftan da palazlanan katil hırsızların iştahı artıyordu.
Korumasız Amerika, Hind ve Avusturalya kıtaları bu katiller tarafından tamamen bertaraf edilirken sıra İslam Âlemine geliyordu. Kuvveti hakkın emrine vermeyi ana prensip edinmiş olan İslam Âlemi bu dalaverelere karşı koyma noktasında bir varlık gösteremeyecek, harim-i namusuna musallat olan bu saldırıları püskürtemeyecektir… Önce hilafet merkezinden uzak İslam ülkeleri işgal edilip zenginlik kaynaklarına el konuldu. Bütünservetler, bilgi ve buluşları,hırsızlık metotlarının geliştirildiği ve bu amaca hizmet eden aletlerin üretimine başlandığı hırsızlar diyarına taşınarak, yeni güç ve kuvvetlerin elde edilmesi sağlandı. Bu gasp ve hırsızlıklardan elde edilenlerin, daha büyük sömürü ve katliamlar için kullanılması, yeni büyük sömürge dalgalarına yol açtı.
İşte bu ikinci büyük dalgayla birlikte artık, mütemmim cüzleriyle birlikte koca Hindistan’ın işi bitirilmiş, her taraf tamamıyla zapturapt altına alındıktan sonra, bütün stratejiler, bütün planlamalar, merkez-i hilafete yönlendirilmiştir.Rusya’nın 93 Harbinde Osmanlı Devletini büyük bir yenilgiye uğratması ve arkasından ağır şeraiti ihtiva eden AyaStefanosMuahedesini kabul ettirmesi, İslam topraklarını sömürmekte olan Avrupalı Katil Hırsızları bile rahatsız etti. Rus yayılmacılığının Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını tehlikeye soktuğunu gören bu hırsızlar, II. Abdülhamid’in imdat çığlıklarına adeta koşarak geldiler ve o antlaşmayı, kendilerine hiç zarar vermeyecek bir şekle sokup Ruslara kabul ettirdiler.

Katil hırsızlar, Osmanlıya bu iyiliği (?) yapmakla hem onları kendilerine minnettar yaptılar hem de Kıbrıs’ı alarak hırsızlık mallarını ülkelerine taşımakta olan gemilerin geçiş güzergâhı üzerindeki en önemli mevki olan Süveyş Kanalının güvenliğini sağladılar. Zaten birkaç yıl sonra İngilizler bütün Mısır’ı kontrol altına alırken, Fransa da Cezayir ve Tunus’u alacak, beş- on sene sonra da İtalya Trablusgarp’ı işgal edecektir. Böylece I. Cihan Harbi öncesi yukarıda sayılı Kuzey Afrika’yı oluşturan bütün ülkeler, hilafetin ana vücudundan koparılmış olacaktır.
Osmanlı Devleti, beceriksiz komutanlar ve tutarsız planlamalar yüzünden 70 bin askerin esir verildiği Halep cephesinin düşmesiyle I. Cihan Harbini kaybederekMondros mütarekesini kabul etmek zorunda kalmış, Anadolu, Kürdistan (Kuzey Irak) ve Kuzey Suriye toprakları hariç tüm topraklarını kaybetmiştir. Bu koca çınar, İstiklal Harbi sırasında münfesih bir hale getirilecektir. Cumhuriyet döneminde hilafet müessesesine son verilince de artık cihan üzerinde İslam milletlerinin etrafında bir araya gelebileceği bir kurum kalmayacaktır.
İslam toprakları üzerinde kurdurulan devletlerin tamamında dünya görüşü olarak materyalizme istinat eden sekülerizm ve bireyleri birbirine bağlayıcı bağ olarak da milliyetçilik hâkim kılınınca, budevletlerin birleşme ihtimali de ortadan kaldırılmış oldu. İsimler ister Baas/Diriliş, isterse Halk konmuş olsun, kuruluş döneminde millete sunulan fırkaların tamamı batıya bağlı, onların meftunu ve taklitçisi,halka karşı buyurgan, üstten bakan ve menfi milliyetçi idi. Bu arada bu devletlerin çoğu katı merkeziyetçi bir yapıya büründürülerek, taşranın merkezden kopmasının tohumu atılmış ve aslında dolaylı olarak ayrılıkçılığın da önü açılmış oluyordu. Batı dünyasında halkların kendini demokrasi ile yönettiği bir dönemde İslam dünyasında katı oligarşi, otoriterlik ve monarşininİslam Âleminin her tarafında hükümferma kılınması, tam bir tenakuzdu ama kimler fark edecekti ki?
Katil Hırsızlık, günümüzde ise daha sinsi ve dolaylı hale gelmiştir. Özellikle de iki kutuplu dünyanın tek kutuplu dünyaya dönmesi, bilgi ve bilişimin, dolayısıyla da değişim ve transformasyonun yaygınlaşması, ona daha uygun ve risksiz bir dünya sunmuştur. Müslüman liderler arasında özgüvenin tekrar neşvünema bulmasına katı önlemlerle yol verilmemesi ve bilişim ve ulaşım yollarının yaygınlaşmasıylagloballeşmenin sağlanması, dünyanın sömürülecek küçük bir köye dönmesine yol açtı. Bireylerini bir tarafa bırakın,İslam dünyasının yöneticileri bile kendilerine ait bir özgüvene kavuşmuş değillerdir hala! Batıya ve hırsızlarına kafa tutan birkaç lider (Melik Faysal, Muhammed Mursî vs.) ortaya çıktıysa da ya bu katil hırsızlarca ya da yerli işbirlikçilerince etkisiz hale getirildiler.

Dünyayı soymaya endekslenmiş bu katil soyguncuların hırsızlık yöntemlerinigünümüzde güncelledikleri görülmektedir:
-Dünyanın yer altı zenginlik kaynaklarını,hususan da Müslümanların yaşadığı coğrafyadakipetrol denizlerini ellerinde bulunduran bu soyguncular, gözlerini, stratejik ehemmiyetleri yeni yeni fark edilmeye başlanan diğer yeraltı zenginliklerimize (bor, toryum vs.) dikmeye başlamışlardır.
-Bizi tarihsel kavramlarımızdan uzaklaştırıp kendilerininkiyle düşündürmek istemekteve böylece de muhakeme gücümüzün kontrolünü ele geçirmeye çalışmaktadırlar.
-Bizi doğrudan uzaklaştırıp, alıştırmak suretiyle yalana yaklaştırıyorlar; insanın içinde saklı olan menfaatperestliği gıdıklayarak bizi hakperestliktendur kılmak, ardından dakuvvetperestliğebağlamak istiyorlar. Yeryüzünde cereyan etmekte olan haksızlıklar karşısında neden sessiz kalındığına biraz da bu zaviyeden bakılabilirse, meselenin gerçek veçhesi daha tutarlı anlaşılabilir diye düşünüyorum.
-Erdem ve ihlas, bütün eylemlerimizin ana gayeleri iken, onların yerine şan, menfaat ve ego yerleştirilmiş ve/veya yerleştirilmek istenmektedir.
– Düşünce ve alternatif üretme potansiyellerimizi söndürmek amacıyla, hep rahat olma, keyif çatma, tv izleme, maçlarla oturup kalkma halka sunulmakta ve bu yolla uyutulmaktave/veya uyutulmak istenmekteyiz.
-Modern sömürünün yeni bir usulü olan “mal satıp tükettirme” vb. faaliyetler devreye sokularak üretici ve kendini besleyici olma potansiyelimiz köreltilip tüketici bir toplum olmaya yönlendirildik ve yönlendiriliyoruz.
-Hedef coğrafyada hangi yönetim tarzı ya da yöneticiler hırsızlıklarına yarayacaksa, o tutulup korunmakta, böylece bu katil hırsızlarca kimi yerde demokrasi, kimi yerde krallık, kimi yerde ise diktatörlük allanıp pullanıp nazara verilmektedir…
-Savunma sanayi mamulü materyaller, özellikle de bilişim sanayiine endeksli makinalar, yalnızca kendisi verilerek (ve fakat yazılımlarının inceliklerinden mahrum bırakılarak), güçsüz ve saldırıya açık halde bırakılmak istenmektedir.

Bu hırsız dünya, 80’li yılların sonuna kadar Sovyet rakibi karşısında ancak kendi hinterlandına el uzatabiliyorken, günümüzde diğer arka bahçelere de el uzatabilecek güce erişmiştir. Dolayısıyla bu katil hırsızlar, artık ellerindeki tüm propaganda aletleriyle dünya milletlerini kendine hayran bırakmaya, bu hayranlık duygusuyla uyutmaya ve yeri gelince de tehdit ve tedip edip yola getirmeye çalışmaktadır.
Bu bağlamda, (hala birçok buudu karanlıkta olan) meşum 11 Eylül hadisesi, İslam coğrafyalarına saldırmak için temel gerekçeyapılmış,bu bağlamda el-Kaide üzerinden nispeten katı Sünni olan Afganistan’daki Taliban yönetimiyerle bir edilmiş ve ülkede tam bir kaos ortamı oluşturulmuştur.

Yine, yayılmacı bir politika izleyen İran Devrimine karşı yıllarca desteklenip palazlandırılan Irak, bu katil hırsızlarca yörüngesinden çıkarılarak tamamen Şii İran’ın yörüngesine oturtulmuş, böylece coğrafi yönden olduğu gibi siyasi açıdan da Tahran-Bağdat-Şam-Beyrut birlikteliği sağlanmıştır. Buna bir de İran-Bahreyn-Yemen üçlemesinin tahakkuk ettiğini düşünün, henüz nekahet devrinde olan bu siyasi birlikteliklerin gerçekleşmesi durumunda Hırsız katiller, Cihan harplerinden sonra İslam âlemine ikinci büyük darbeyi indirmiş olacaklardır: Mezhep Savaşları. Zira bundan sonra doğrudan müdahalelerine gerek kalmayacak, Müslümanlar kendi aralarında birbirilerine en ağır darbeleri vurmaya başlayacaklardır.
Toparlayacak olursak, ismi sömürgecilik olmasa da günümüzde dünya üzerinde hala tıkır tıkır işleyen bir soygun sistemi yürümektedir. Bu sistemin yürütücüleri olan katil hırsızlar mesabesindeki otoriteler, su-i istimal edebilecekleri her problemli alanımıza el atmakta ve hırsızlığı ve katilliği yolunda kullanmaktan imtina etmemektedir.

Bu katil hırsızlar gerçek manada mukabele etmenin, bu hırsızlık amaçlı saldırıları gerçek manada durdurmanın yolu şudur:
*Eğitimde yapılacak reformlarla Medresetüzzeharalarınkurulması hızlandırılmalı, hakiki iman elde edilerek bir an önce özgüvenler istirdat edilmelidir.
*Dünya üzerinde cereyan etmekte olan hadisatı nesnel gerçeklikleriyle irdelenip kendi mefhumlarımızla ifade edilmelidir.
*Tüm eylemlerimiz erdeme ve rıza-yı Bari’ye yönlendirilip bu vadideki bütün değerlerimize sahip çıkılmalıdır.
*Müstaitlerimizeher türlü istidatlarını sergileyebilecekleri alanları oluşturmada hiçbir fedakârlıktan çekinilmemeli ve böylece de yıllardır aleyhimize işlemekte olan beyin göçü durdurulmalı, gidenlerin de geri dönmesi sağlanmalıdır.
*Halkın iradesinin yönetime doğrudan yansıması sağlanarak, bu alandaki bütün su-i istimallerin önü alınmalıdır.
*Farklı etnik yapıların anadilleriyle eğitim yapabilmelerinin önü açılmalı, her inanç sahibinin inancının gereklerinin yapılabilmesinin önündeki engeller ortadan kaldırılmalı, özgür ve eşitliğe dayalı bir ortam oluşturularakherkesin kendilerini ülkelerinin hür vatandaşları olarak görmeleri sağlamalıdır.
Böylece “katil Hırsızlar” karşısında yumuşak karnımızı teşkil eden tüm bu meselelerinçözümlere kavuşturulmasıyla, artık onlar tarafından su-i istimal edilmesinin önü tamamen kapatılacak ve coğrafyalarımız ve sakinlerinin tabii tekâmüllerinin önü açılmış olacaktır.

Mehmet Baran

Yazı altı reklam

CEVAP VER