Selâhaddin-i Eyyubî Örneği Üzerinden: İSLAM BİRLİĞİNİN SAĞLANMASI ve SONUÇLARI

0
1255
reklamlar
Yazı arası Reklam

Ülkemizin de içinde yer aldığı ve “Âlem-i İslam” olarak adlandırılan geniş coğrafyanın bugün sağlam temelli bir vahdete muhtaç olduğu ve bu vahdetin bir an önce gerçekleştirilmesi gerektiği her türlü izahtan vareste bir şekilde aşikâr ve gözleri kör eden bir görünürlükle göz önündedir…
Eski zorba ve sömürgecilerin, iki cihan harbinin ardından tamamıyla uzaklaştırıldığımız “dünya muvazenesini temin ve muhafaza etme” mevkiini gasp etmeleriyle birlikte, özelde bölgemiz, genelde gezegenimiz sakinlerinin artık hakiki manada aç kurtların sofrasına meze olduğu, zulüm ve istibdat altına alınan bu mazlum ve mağdurlar topluluğunun kulakları sağırlaştıran ağlama ve inleme seslerinin artık işitilmez hale geldiği ve “Âlem-i İslam”ı teşkil eden bütün ülkelerin, kendilerince kolayca sevk ve idare edilebilecek, kolayca yeraltı ve yerüstü zenginliklerine el konulabilecek küçük lokmalar şeklinde parçalara ayrıldığı, bir gerçekliktir…

İşte o mevkiin el değiştirdiği günden bu yana, bu dünyayı (Âlem-i İslam’ı) oluşturan ülkeler arasında artık sağlam siyasî, askerî ve stratejik münasebetler geliştirilemediği gibi, zayıf bir ihtimalle de olsa ileride birliği sağlamaya dönük bir temel teşkil edebilme adına, iktisadî bir ağın kurulmasına dahi teşebbüs edilmedi ve edilememektedir. Hâlbuki nitelikli insan yetiştirme bakımından fevkalade münbit olduğu bilinen zeminimizin bu dönemde pek çok kurtarıcı liderler yetiştireceği muhakkakken, insanlarımızın karamsar oluşu ne kötüdür! Aslında bu hale düşmemiz ilk değildir tarihte ve maalesef son da olmayacaktır göründüğü kadarıyla…

Yine böyle bölük pörçük, yine böyle başsız sürü gibiydi Âlem-i İslam X-XII. asırlarda; her bir Müslüman ülke diğer bir Müslüman ülkeye düşman, her bir Müslüman bölge diğer bir Müslüman bölgeye muhalif, her bir Müslüman şehir diğer bir Müslüman şehre karşı idi, tıpkı bu asırda, bugünkü beldelerimiz gibi. Mısır Fatimîlerin, Bağdad Abbasîlerin, Anadolu Selçukiyan-ı Rum’un, Diyar-ı Bekir Mervanîlerin, Ani Şeddadîlerin, Musul Zengîlerin, Erbil Hezbanîlerin, Şam Börîlerin elinde idi; ama tamamı Müslüman olan bu beylerden birinin verdiği selamı diğeri almaz, diğerinin uzattığı eli, beriki sıkmazdı. Ne biri ötekine hürmet ediyor, ne de öteki berikine ihtiram ediyordu, tıpkı bu asırdakiler, bugünküler gibi.
Coğrafyamız, o gün her yönüyle böyle bir dağınıklık, böyle bir parçalanmışlık içinde iken batıdan kopup gelen Haçlı orduları, vaziyetten istifade ederek adeta hiçbir mukabele görmeden Selçuklu kuvvetlerini yara yara Anadolu’yu bir baştan bir başa geçerek kuzeyden Doğu Akdeniz havzasına inmiş, bu Antakya’dır, bu Urfa’dır, bu Trablus’tur dememiş, vahşi bir şekilde her yeri zapturapt altına almışlar, ele geçirmeleriyle birlikte şehirde gerçekleştirdikleri katliamlarla Kudüs’ü tam bir mezbahaya çevirmişlerdir. Ne Anadolu’yu ellerinde bulunduran devletler ehl-i salibin bu yürüyüşünü durdurabilmiş, ne de Kudüs’ü yönetmekte olan Fatımîler bu ipten kazıktan kurtulma katillere karşı mukaddes beldeyi muhafaza edebilmişlerdir. Birbirlerine karşı burunlarından kıl aldırmayan bu Müslüman otoriteler, Haçlı orduları karşısında adeta yerle bir olmuşlar; bütün yolları, sonuna kadar bu istilacı askerlere açmak durumunda kalmışlardır.

İslam Âleminin gözbebeklerinden biri konumundaki Kudüs’ü ele geçirip kana bulayan hunhar Haçlılar, burayla iktifa etmeyerek sahil boyunca yayılmış, Doğu Akdeniz kıyılarında yer alan hemen tüm kale ve şehirleri kısa sürede kontrol altına almışlardır. Böylece Akdeniz üzerinden gelecek olan takviye Haçlı kuvvetleri için bütün sahil güvenli hale getirilmiş, kıyıya çıkarma yaptıklarında Müslüman kuvvetlerce zarar görmelerinin önü alınmıştır. Artık istilacı askerlerle lebalep olan Haçlı gemileri sorunsuz bir şekilde kıyıya yanaşıyor, kendilerine hedef gösterilen yerlerin üzerine dingin bir şekilde yürüyorlardı. İşgal ve istilalar öylesine genişledi ki, Mısır-Hicaz yolu üzerindeki Kerek-Şevbek’e kadar, bütün bölgeler bu müstevlilerce ele geçirildi ve Hicaz ilk kez doğrudan doğruya Haçlıların tehdidi altına girdi.
İşte, Haçlıların Doğu Akdeniz kıyılarından içerilere doğru yayıldığı ve Arap, Türk ve Kürd emîrlere ait İslam kuvvetlerinin de adım adım geri çekildiği bu dönemde, XX. yüzyılın başında M. Akif tarafından “Şarkın en sevgili sultanı” olarak anılacak olan Selahaddin Eyyûbî ortaya çıkmış, bu dağınık sürü toplanmadan, bir araya getirilmeden, özgüvenleri kazandırılmadan, yayılmaya devam eden bu istilacı düşmanın durdurulamayacağını anladığından dolayı, bütün bilgi ve birikimiyle, bütün deneyim ve tecrübeleriyle, emrindeki tüm emîr ve askerlerini bu ittifakı sağlamaya yönlendirmiş ve bütün güç ve kuvvetlerini bunun tahakkuku yolunda seferber etmiştir.

Revadî Kürdlerinin yetiştirdiği bu büyük İslam kahramanı, sağlam bir tedrisattan sonra kurmay olarak Mısır’a giden amcası Şirkuh’un idaresindeki orduya katılmış, bu büyük ülkeyi kontrol altına aldıktan sonra, inanç birliğini sağlamak amacıyla buradaki hutbeyi Abbasiler adına okutmaya başlamıştır; Nil’in suladığı bu mümbit toprakların, kendisinin düzene kavuşturduğu bu zengin buldanın bütün mahsulat ve bütün varidatını, işgalci Haçlıları İslam topraklarından çıkarmak için hazırladığı büyük İslam ordusuna tahsis etmiştir. Kısa bir süre sonra Hicaz’ı da bu İslam birliğine katarak oradaki mukaddes beldeleri, muhtemel bir istiladan ve/veya dâhili kavgalardan mütevellit bir inkırazdan kurtarmıştır. Yetmemiş, sultan askerlerini Libya ve Tunus üzerine göndermiş; buraları da sınırlarına dâhiline katmıştır. Hicaz ve Kuzey Afrika’yı dâhil ettiği bu İslam Birliğini, güneye doğru daha da genişleterek, Sudan’ı, Etiyopya’yı da buna ilave etmiştir. Sultan Selahaddin, Suriye’deki metbuu Nureddin Mahmut’un vefatıyla oluşan boşluğun bölgede çok büyük riskler oluşturduğunu görünce, bölgedeki emirlerin de davetiyle derhal o bölgeye gidip istikrarı sağlamış ve müteakiben gerçekleştirdiği iki büyük seferle, birkaç yılda Halep, Şam, Urfa, Harran, Erbil, Diyar-ı Bekir, Mardin, Hakkâri, Musul ve Hemedan’ı da bayrağı altında toplamayı başarmıştır.
Sultan Selahaddin böylece Mısır, Ürdün, Filistin, Suriye, Diyar-ı Bekir, Kürdistan, Hicaz, Mısır, Libya, Tunus, Sudan ve Habeşistan arasında sağlam bir siyasî birlik sağlamış ve yıllardır İslam Âleminin başına bela olmuş olan parçalanmışlığa son vererek istilacı Haçlı saldırılarına karşı koyabilecek keyfiyetli bir kemiyete sahip sağlam bir ordu meydana getirebilmiştir.
Sultan Selahaddin, kendisine bağladığı bütün bu bölgeler ve emirlikler arasında ittifakı sağlarken, her birinin aynı zamanda kendi topraklarının yöneticisi olmaya devam etmelerini de kabul etmiştir; ancak Eyyûbî askerleri düşmanla savaşırken bu emirlerin, askerleriyle birlikte gelip ordusuna katılmalarını, kendisiyle beraber düşmanlarla savaşmalarını şart koşmuştur. Gerçekten de bu şartlara riayet eden emirleri destekleyerek onların ömürlerinin sonlarına kadar yerlerinde kalmalarını sağlamış, düşmanlarına karşı onları desteklemiş ve siyasî ve iktisadî haklarına saygı göstermek suretiyle, kendisinin emperyal emellere sahip olmadığını bilfiil göstermiştir.
Nitekim bu civanmertliğinden ve adaletperverliğindendir ki, çağrısından haberdar olan pekçok emir, eski metbularını terk ederek, hemen ona koşmuş ve etrafında pervane olmuştur. Kadı Bahaeddin’in ifadesiyle sultan, halesindeki herkesi adeta “savaşırken sultan beni de görsün” keyfiyetine eriştirmiştir. Hemen her gün Âlemi İslam’ın her tarafından grup grup gönüllüler, ülkelerinden kopup geliyor, “sultanım sen bize bir hedef göster yeter” diyorlardı.

İşgal altındaki İslam beldelerini başarılı bir şekilde kurtarma operasyonlarında Melikü’l Adil Ebubekir, Takiyüddin Ömer, Muzaferüddin Kökborî, Ziyaeddin İsa el-Hakkâri gibi pek çok emir, Kadı Fadıl, Kadı Bahaeddin, İmadeddin İsfehanî gibi pek çok müşavir, sultan Selahaddin’in eli-ayağı ve aklı-dimağı olacak, onun işgalci Haçlılara karşı başarılı bir mücahede ve mücadele sergilemesini sağlayacaktır.
Mezkûr seçkin komutanlar ve tecrübeli müşavirlerin içinde yer aldığı, bu Hz. Ömer idrakli komutanın idaresindeki sahabe ruhlu İslam ordusu karşısında, Kudüs Kralı Luziyanlı Guy, Guy’un kardeşi II. Amalrik, Redefortlu Gerard, Montferratlı Giyom, Chaillonlu Raynold ve daha birçok Haçlı soylusunun içinde yer aldığı Haçlı ordusu Hıttin’de (1187) münhezim bir şekilde yenilgiye uğramıştır. Bu hezimetin manen ve maddeten temelleri sağlam bir şekilde atılmış olan Eyyûbî İslam Birliği’nin sonucu olduğu tartışmasızdır.
Meydana getirdiği itimad limanı ile herkese güven verme noktasını yakalayan Sultan Selahaddin, evvela çekirdeğini özel askerlerinin teşkil ettiği profesyonel ordusuyla, sonra da kendisinin İslam Birliğine katılma teklifini kabul eden beylerin komutasındaki İslam askerleriyle birlikte, İslam topraklarının sınırlarında yer alan düşmanların işgalindeki şehir ve kalelerin üzerine yürüyecek ve buraları birer birer tekrar İslam hâkimiyeti altına alacaktır.
Evet, Kudüs’ü halas etme harekâtına başlanmadan önce Kudüs’ün etrafında konumlanmış olan Akka, Yafa, Askalon, Beyrut, Tebnin ve Nablus gibi pek çok yerleşim birimi, o senenin (1187) Eylül’ü içerisinde Sultan Selahaddin komutasındaki vasıfları belirtilen seçkin Eyyûbî ordusu tarafından Haçlıların işgalinden teker teker kurtarıldı. Böylece, İslam ordusunu sorunsuz bir şekilde Beytü’l Makdis’e ulaştıracak bütün yollar, tehlikelerden arındırılmış hale getirildi…
Guy’un esir düşmesiyle başsız kalan Kudüs’teki Haçlılar’ın kendilerine yeni kral olarak seçtikleri İbelin baronu Balian’ın, Kudüs’ü ellerinde tutmak amacıyla sergilediği bütün çaba ve gayretleri, şehri azat etmeye gelen İslam ordusunun azmi ve kararı karşısında kayda değer bir mana ifade etmeyecektir… On iki günlük sıkı bir kuşatmanın ardından, şehirdeki bütün haçlılar, şehri terk etmek zorunda kalacak, Kudüs-ü Şerif o yılın Miraç Kandiline denk gelen bir günde, bütün kapılarını kurtarıcılarına açmak suretiyle yılların hasretine son verecektir. Böylece yaklaşık bir asırdır işgal altında bulunan Müslümanların bu yitik, bu esir şehri, bu mukaddes belde, bir kere daha özgürlüğüne kavuşturulmuş ve sahib-i aslilerine teslim edilmiş olacaktır.

Evet, sultan Selahaddin tarafından bağlıları arasında adalet ve eşitliğe müstenit bir temel üzerinde gerçek bir ittifak kurulmuş ve böylece müşterek hedeflere dönük bir gerçek bir mücahede gerçekleştirilmiştir… Bütün gelirler, müsrifçe çarçur edilmeden halkın refah ve huzurunun arttırılmasına yönlendirilmiş ve memleketin gerçek manada kalkınması sağlanmıştır… Bütün mahalli kuvvetler, dâhili nizalarla tüketilmeden, asıl düşmanların üzerine sevk edilmiş ve bunların dünyamıza zarar vermelerinin önü alınmıştır…
Sanırım Haçlı yürüyüşleri karşısında bir türlü başarılı olamayan Rumî Selçukîlerinin, Mısır Fatimîlerinin ve/veya Bağdad Abbasîlerinin, işin bilemedikleri, çözemedikleri buudu buydu ve Selahaddin bütün o girift meseleleri adalet, eşitlik ve rıza-yı İlahî tılsımlarıyla başarılı bir şekilde çözerek, dağınık İslam bayraklarını, birbirine düşmüş İslam taifelerini bir araya getirebildi; hiçbirine saygısızlık etmeden, hiçbirine karşı tekebbür göstermeden tamamını aslî gayeye yönlendirerek yekaheng hale getirdi…
Getirdi ve bu senkronize çaba ile o mukaddes beldemizi, o müstemleke coğrafyamızı o dalavereci işgalcilerin tasallutundan kurtardı… Getirdi ve coğrafyamızı hakiki adaletin sergilendiği, hakiki kardeşliğin yaşandığı, hakiki refahın hükümferma olduğu bir seviyeye ulaştırdı… Getirdi ve batılıları, pratiğe döktüğü uygulamalar üzerinden asaletin, adaletin, erdemin, insaniyetin, diğerkâmlığın müşahhas temsilcisinin İslam olduğunu, kabul etmek zorunda bıraktı…

Görüldüğü üzere, geçmişte İslam Ülkeleri arasında sağlam ittifaklar gerçekleştirilerek, çok güçlü düşmanlar durdurulabilmiş ve işgal ettikleri topraklardan çıkarılabilmiştir. Şayet günümüzde de öyle bir İslam Birliği vücuda getirilmek, hakiki manada bir İslam ülkeleri ittifakı meydana getirilmek isteniyorsa, liderlerimiz, İslam milletleri ve ülkeleriyle birlikte müşterek idealler ve hedefler tespit etmelidir… Bu ülkeler arasında yaşanmakta olan küçük meseleler büyütülmemeli, adil ve yerinde müdahaleler ve mualecelerle bunlar problem olmaktan çıkarılmalıdırlar…
Cihan harplerinin galipleri tarafından çizilen coğrafyamızdaki mevcut sunî sınırlar, ülkelerarası münasebetleri engelleyici sınırlar olmaktan çıkarılmalı, bu bağlamda diğer yasak ve mânialar da rahat bir şekilde aşılabilmelidir… Bunları hiç olmazsa şimdilik sadece kültürel ve iktisadî olarak aşabilme yolları aranıp bulunmalıdır. Yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynakları, evvela çıktıkları yerlerin sakinlerinin istifadesine sunulmalı, şayet artıyorsa dışarıya ihraç edilmesine müsaade edilmelidir.
Evet, bir asırdır birbirine düşman edilmiş milletlerden ve devletlerden, temelleri sağlam bir İslam ittifakının doğabilmesi için, dayatıp bize uygulattıkları ve bu zaman sürecinde -maalesef- kimilerimiz tarafından hakiki manada benimsenmiş hale gelen ve belki de birçoklarımızca gerçekten özümsenmiş olan menfi milliyet uygulamasına bir an önce son verilmeli ve ümmetin bedenine musallat edilmiş olan bu seretanın yerine en kısa zamanda müspet milliyet tiryakı ikame edilmelidir.
Bu tür ikame edişler, menfilerin ayıklanıp yerlerine müspetlerin yerleştirilmesi, lafla değil, fiilen, yani pratikte uygulanır olmalıdır. En basitinden anadilde eğitimin önündeki engeller kaldırılmalı, insanların sahip olduğu inançların tüm gerekleri sorunsuz bir şekilde yaşanabilmeli / yerine getirilebilmeli ve ahalinin, temsilcilerini kendisinin seçebilmesi ve yerel yönetimlerde gerçek manada söz sahibi olabilmesi sağlanmalı, asırlardır coğrafyamız ülkelerine patinaj yaptıran dâhili sorunlar, mevcut devletlerimizce, tamamen barışçıl metotlarla çözüme kavuşturulmalıdır.
Öte yandan, bir taraftan İslam ülkeleri arasında barış ve güven temelli bir ittifak sağlanmak istenirken, diğer taraftan ikinci bir güvensizlik ve sürtüşme zemininin oluşmasına yol açacak yanlış uygulamalara izin verilmemeli, birlik ve kuvvetlenme hedefleniyorken, ikinci bir iftirak ve inkıraza yol açılmamalıdır. Yine coğrafyamızın kadim sakinlerinden olan Kürdler, Beluçlar, Berberîler vb. tüm halkların, yönetimlerce göz ardı edilmiş tüm haklarının tanınması ve bu hakların, bu milletlerin üzerinde yaşadıkları ülkelerin anayasalarınca garantiye alınıp korunmasının sağlanması, asırlık dâhili nizaları ve ihtilafları en aza indirgeyecek, iftiraka temayül ettiren birçok meseleyi ortadan kaldıracaktır. Âlem-i İslam’ın yumuşak karnı olarak nitelendirilebilecek olan bu gibi sorunların çözüme kavuşturulması, içeride de, dışarıda da, hemen bütün su-i istimal yollarının kapatılması manasına gelecektir.

Böylece, o eski mütegallibeler, o eski müstevliler eliyle ayaklarımıza ve iradelerimize vurulan yüzyıllık prangaların önemli bir kısmının çözülmüş olacağı, öz güvenimiz ve öz kuvvetimizim geri kazanılıp, güzel yaşama ve yaşamı güzelleştirme yolunda, atılacak bütün adımların daha özgür, daha başarılı ve sonuç alıcı olacağı muhakkaktır.

Foto:Wikipedia
Mehmet Baran

Yazı altı reklam
PAYLAŞ
Önceki İçerikGündem: HALEP
Sonraki İçerikBu Ay Ne Var?

CEVAP VER