İçeriden Darbeler ve Ümidvar Olmak

0
479
reklamlar
Yazı arası Reklam

Aslında her şey özgüvenimizi yitirmemizle başladı; öz dinamiklerimizden sarf-ı nazar etmemizle, öz aklımızla düşünme ve muhakeme etmeyi terk etmemizle başladı… Bütün buutlarına vukufiyet kesp etme zahmetine katlanmak istemediğimizden, öz kaynaklarımızın bizi besleyemeyeceği zehabına kapılmamızla ve bu yüzden de muvazenemizi kaybedip garıb garba el açmamızla başladı bütün altüst oluşlar…

Bir dilenci gibi Helen fettanesi ve Roma zalimliğinin önünde mendil açtığımızın bile farkına varılmadı o günün münevver ve idarecilerince. Gülhane’deki şarlatanlık tam bir tefessühün ilanı idi; ama garp tutkunluğunun meydana getirdiği o günün mahmur atmosferi, kimseye vaziyetin vahametini hissettirmiyordu. Hâlbuki eşyanın zamanla eskimesi ve/veya sistemin pörsümesi tabii idi ve bu durum, insanın eskimesi ya da pörsümesi demek değildi ve bu manaya gelmiyordu; ama bunu idrak edecek dimağ nerede?
XIX. yüzyılın ilk yarısında şuurlu veya şuursuz bir şekilde fikir ve istikamet sapkınlığı veya şaşkınlığı bu coğrafyanın damarlarına şırınga edilirken, göz göre göre toplumun mukavemet gücünün gözü – kafası, temel dinamiklerinin kolu – kanadı kırılırken, zamanın gereklerine uygun olarak ihya ve tecdit edilemeyen ilim ve irfan kaynakları ahmakçasına kurutulup yerlerine insanımızın gönül ve tefekkür dünyasından ve sömürülmekte olan mazlumlar ve mağdurlar dünyasını ayağa kaldıracak olan âlemşümul hakikatlerden kopuk, menşei ve hedefi tamamen batmış batı ve bu batığın çukurları olan yeni tip sistem ve sistem oluşturucuları devreye sokuldu… Sokuldu ve zülcenaheyn olan bu milletin vahyî beslenme kaynakları, on dört asırlık birikimi olan fazilet menbaları, tamamıyla kenara itilerek bütün envaıyla unutulmaya terkedildi… Sokuldu ve asırlardır bir dantela gibi oya oya işlenmiş olan içtimaî zemin, tagayyür ve tebeddüle uğratılarak, kendinden ve geçmişinden kopuk, Kâbe’si batı olan garbperest kuşakların zuhur edip işe vaziyet etmeleri için yeni baştan döşenmeye, yeni baştan şekillendirilmeye başlandı.
Bu kökten kopuşa, bu kendinden uzaklaşmaya karşı durmak amacıyla bi’setten o güne geçen maarif ve tedrisatın lübbü ve hülasası mahiyetinde olan on-on beş yıllık uygulamalı Horhor pratiği-örneği üzerinden, kurtuluş reçetesi mahiyetinde taze bir ihya ve halas yolu olarak, yeni bir tedrisat programı XX. yüzyılın başında numune şeklinde Dersaadet’e sunuluyorsa da, ehemmiyeti ve derinliği buradaki ululemir ve rical-i devletçe tam anlaşılamadığından, zamanında kabul edilip bütün şubeleriyle ülkenin geneline yayılması sağlanamıyor; sağlanıp coğrafyamızın topyekûn bir şekilde diriltilmesi gerçekleştirilmiyordu… İşte bu yüzden o günden bu güne mezkûr zemin değişikliğinin önü bir türlü alınamadı ve âlem-i İslam’ın son bir kere daha silkinip ayağa kalkması ve öz kaynaklarıyla belirleyeceği gaye ve hedeflerine yönelmesi bir türlü gerçekleştirilemedi…
Daha sonra ufuk dünyası batı ve batı değerleri olan, yani kıblesi madde, rabıta macunu menfi milliyet ve hayat gayesi menfaat olan bu nevzühur kuşağın gün gelip tüm ipleri ele geçirmesiyle birlikte, asırların birikimi diyarımıza ait erdemli ahlak, insanımızı çift kanatlı kılıp pervaz ettiren aydınlatıcı irfan ve onu âlemşümul hakikatlere eriştiren ilmî ve irfanî hikmet bir çırpıda tu kaka yapılarak kenara itildi; onların yerine, batının insanı dünyevî yapan, insafsız, hırsız, çapulcu, soyguncu ve sömürücü yapan ne kadar çürük ve çürütücü değer varsa geçirildi, geçirilmeye çalışıldı…
İşte ta o dönemden beridir lübb-öz olan hamiyet-i diniyenin yerine insanların efkâr ve dimağlarına kışır olan hamiyet-i milliyeyi yerleştirme faaliyetleri devreye sokuldu; asırlardır İslam kavimleri arasında teavün ve tearüfü doğuran, vahdet ve ittihadı sağlayan müspet milliyetin yerine, tenakür ve tenafüre yönelten, ihtilaf ve iftiraka yol açan menfi milliyet ikame edildi… Yetmedi, ardından komitacılık devreye sokularak ne kadar muhalif, karşıt fikir ve düşünce sahipleri varsa susturuldu; sonunda resmen milletin iradesine cebrî kilit vurma olarak adlandırılabilecek olan Bab-ı Ali Baskınları, 12 Eylüller, 27 Mayıslar vs.ler, birbirini takib edip durdu; zor kullanılarak hükümete ve de devlete el koyma, adet haline geldi…
Oysa yönetimde cumhurun söz sahibi olmasıyla bu fena adetin son bulması bekleniyordu; yani batının kirli fikrî sularının bu tarafa akmasının önüne geçilmesi, Türk’ü, Kürd’ü ve Arab’iyla milletin iradesini tam olarak yansıtacak gerçek bir halk egemenliğinin sağlanması ve gerçek bir dirilmeyi sağlayacak bir irfan atmosferinin teşekkül etmesi umuluyorken, tersine adil eşitliğe ve eşit hak ve salahiyetlere sahip iman kardeşliği yerine menfi milliyete müstenit ve dine hürmetkâr olmayan bir ladinîlik, asimilasyona dayalı bir milliyetçilik ve katı bir merkeziyetçiliği oluşturup şahsî teşebbüsata kement vuran devletçilik devreye sokuldu ve maalesef bu uygulamalar, idamlarla, darbelerle muza’af bir sisteme dönüştürüldü. Artık ülkede on yılda bir, on beş yılda bir tepeden inme yönetimlere el konmalar, milletin temsilcilerini alaşağı etmeler, sıradan olaylar haline geldi…
Bu gark edici menfi dalgalara ve istikbali karartma amaçlı cebrî dayatmalara karşı insanımızın fıtrî ve tabiî refleksleri devreye girmedi değil tabii… Hemen her yerde dalgakıranlar kurulmaya, her tarafta rah-ı halasları gösteren işaretler, her kuytuya karanlıkları dağıtan güneş şualarını yansıtıcı miratlar dikilmeye başlandı: Kimileri, Kur’an’ı unutturma ve insanları ondan soğutma faaliyetlerine karşı açtığı Kur’an Kurslarıyla, kimileri erdemsizlik dalgalarına karşı devreye soktuğu irfan ve fazilet yuvalarıyla ve kimileri de kalplerdeki imanları zayıflatma-sökme çabalarına karşı inancın elmas hakikatlerini gözler önüne seren nur lem’alarıyla mukabele etmeye çalıştı.

Bu mukabele ve mücadele sürdürülürken hiç tereddüt edilmeden bu uğurda tüm makam ve mansıplar feda edildi; gözlerde ne cennet sevdası ne de cehennem korkusu olmadan, bu yolda hiçbir sıkıntı, hiçbir özveriden içtinap edilmedi… Edilmedi ki milletin mayasındaki iman ve Kur’an aşkı tekrar canlanmaya, tekrar tebarüz etmeye başladı… Edilmedi ki inşa edilen mekteplerde o batı meftunlarının arzuladıkları değil, saçılan tohumların temizliğine bağlı olarak imanı pek, ameli pak nesiller yetişmeye başladı.
Toplumun hemen her tabakasında tebarüz etmeye başlanan bu ihya ve asla rücu, zamanla öyle bir keyfiyet kesp etti ki, artık vatanın her köşesinden iman ve Kur’an kokuları gelmeye başladı; her semt ve mahal, mest edici neşvünemalarla süslendi. Hele hele son dönemlerde idareye gelen ve/veya bürokrasi hiyerarşisinde yer almaya başlayan rical-i devletin önemli bir kısmının bu mümtaz nesillerden seçilmeye / olmaya başlanması, bin bir dille bu dirilişleri, bu canlanışları terennüm ediyordu. Artık yılların kırık gönülleri onarılacak, yılların başı eğikleri, başı dik şahsiyetler haline getirilecekti. Bütün renkleriyle ahali artık temsilcilerini kendisi seçmeye başladı ve böylece de kendisine bağlı musluk şebekeleri memleketin her köşesine yayılmış olan merkezdeki havuzu, kendi temiz sularıyla doldurdu. Bunu yapmakla da tertemiz suların artık sistem şebekeleri üzerinden memleketin her tarafa ulaşmasını sağladı.
Bu önü alınamaz tekevvünün içeride ve dışarıda herkesi ve her mihrakı sevindirdiğini / sevindireceğini düşünmek yanlıştı, safdillikti. Nitekim bu uyanışı, bu gidişatı, bu kendine gelişi fark eden şeytaniyete ait ne kadar kaynak, mahfil veya mihrak varsa tamamını durdurmak, engellemek, hiç olmazsa akış yönünü değiştirmek ve mümkünse kontrolleri altına almak istediler… Bunu başardıktan sonra da, bu yeni şekillenişin iradelerinin dışına çıkmasına mani olmak amacıyla, yılların birikimi ve deneyimi ile elde ettikleri bütün bilgi ve birikimlerini, bütün hile ve dalaverelerini devreye sokarak, bu konuda onların safına geçmeye dünden razı olan pek çok basiretsiz kişi ya da kliği derhal şarj etmişler ve bu tekevvüne karşı devreye sokmuşlardır.
Bu yeniden varoluşa karşı devreye sokulan ahmakul humakadan tahammuk etmiş, küçük hesaplar yolunda büyük davaları satmış bu bönler, bu budalalar, yaptıklarının tam anlamıyla bir ihanet, bir arkadan vurma olduğunu bile fark edemeyecek kadar batının çekimine kapılmış bir halde, yıllar yılı garbın o iflah olmaz kan emicileriyle birlikte gerçek iman ve Kur’an sevdalılarını aslî ve kudsî yollarından ayırmaya ve halkın gerçek temsilcilerinin halkı yönettiği münbit zeminleri bozmaya çalışmışlardır… Çalışmışlardır da, her gün şu kıbleden bu kıbleye, bu kıbleden o kıbleye yönelmekte hiçbir beis görmemişlerdir.
Aslında iki kutuplu dünyanın yerini tek kutuplu dünyaya terk ettiği günden bu yana batının, mazlum ve mağdurlar coğrafyası Güney Amerika, Ortadoğu ve Kafkasya’sıyla çok başlı Orta Asya ve yeraltı ve yerüstü zenginliklerini bir türlü sakinlerine sunamayan Afrika kıtası üzerinde yeni ameliyatlara girişeceği, gezegenimizin tarihsel gidişatını ve batı ile doğu arasındaki mücadelenin seyrini takip eden her dimağ tarafından tahmin edilebilmekteydi ve edilebilmeliydi. Kaldı ki Anglo Sakson Dünyanın Cihan Harpleri sonrasında coğrafyamıza hoyratça uyguladığı ameliyatların yol açtığı içtimaî ve siyasî kangrenler, sakatlıklar ve parçalanmışlıklar, batı halklarının kamuoyları ve entelektüel dünyaları dâhil, -fiiliyatta dile getirmemiş olsalar bile- herkesin ve her kesimin gözü önündeydi ve her vicdan sahibinin yüreğini kanatıyordu.
Bütün eksik ve yanlışlıklarıyla beraber ihtiyar Osmanlı XX. yüzyılın ilk çeyreğinde insafsız hile ve dalaverelerle bir şekilde ortadan kaldırılmış, bu devletin Avrupa, Afrika ve Asya’daki yetim coğrafyası, dilim dilim doğranmıştı bu katil hırsızlar tarafından. Hiç de adil ve gerçekçi olamayan sunî yeni sınırlar, onların menfaatlerine göre yeniden çizilmiş, oluşturulan yeni ülkelerdeki yönetim sistemleri ve bu sistemlerin batıdan aşılı yeni yöneticileri, onların âli (?) çıkarlarını zedelemeyecek, dahası onları koruyacak tarzda belirlenmişlerdi. “Müslümanların Kur’an’dan soğutulması” sayesinde İslam âlemi artık uyanmayacak, Müslümanlar hiçbir zaman kendilerine gelmeyeceklerdi.
Bir parmak balla ne de kolay başarmışlardı hunhar Frenklerin çağdaş torunları bu dönüşümü. Her cenahın içine fikriyatlarını enjekte etmişler; gerçekleştirdikleri zaviye-yi nazarî ve fikrî aşılamalarla nesebi gayri sahih bir sürü yapı ve/veya şahıslar meydana getirmişlerdi. Kazanılıncaya kadar yıllar yılı nasıl da pohpohlandılar İttihatçıların ve/veya karşıtlarının içindeki elemanları; kendi taraflarına kazandırılıncaya kadar yıllar yılı nasıl da sırtları sıvazlandı “Üç beyinsiz kafa”ların, Şerif Hüseyinlerin, Abdullahların vs.lerin. Zamanı gelince de kanı deli haldeki bu basiretsiz yöneticilerin idaresindeki yaşlı Osmanlı nasıl da savaşa sokuldu ve savaş sonrasında da nasıl da gönüllerine göre bölük pörçük hale getirildi, hoyratça, insafsızca ve de adaletsizce…
Bu zihniyetin ve bu fikriyatın günümüzdeki mümessilleri olan ABD ve yörüngesindekiler, onlardan çok mu aşağı kalacaklardı âlemimize yönelik politik ve askerî uygulamaları yönüyle? Tabi ki değil…

Emperyalist batı, her zaman yaptığı gibi önce kendi bakış açıları ve değer yargılarına göre mevcudumuzu, insanımızı sınıflara ayırıp kendi stratejik ve gelecek planlarına göre kavramsallaştırdı: Fundamentalistler, jihadistler, ılımlılar vs.
Garp dünyası, kendine potansiyel rakip ve/veya alternatif olarak gördüğü dünyamızın üzerindeki bu tanımlama ve tanımlatma çalışmasını başarıyla tamamlandıktan sonra da, bu mefhumların bazılarına fena, menfi anlamlar, bazılarına iyi, müspet anlamlar yükleyerek, ellerindeki bütün enformasyon ve propaganda güçleriyle bütün cihana benimsettiler. Öyle ki, bizde bile tanımlamalarda aynı kavramlar kullanılmaya, betimlemelerde aynı mefhumlar istimal edilmeye başlandı. Oysa Sovyet yayılmacılığına karşı daha dün denebilecek kadar yakın bir zaman diliminde, bu ayrımların tamamı görülmezden geliniyor, ülkemiz de dâhil olmak üzere, çok rahat bir şekilde güneyden bir İslam ülkeleri kuşağı / duvarı oluşturuluyor ve dönem Türkiye’si, Şah İran’ı, Afganistan ve Pakistan’ı, Rus karşıtı bu kemere dâhil ediliyordu.

Profesyonel hırsızlar ve onların çürük ve kokuşmuş düzeni, inanç ve ideolojik pusulaları bozulmuş olan batıdaki insanların yüzünü güvenle döneceği bir kıbleyi hahişle aradığı bir dönemde onların, bireyi ve toplumu ihya edip onları birer meta ve araç olmaktan kurtaran İslam’ın diriltici atmosferiyle karşılaşmasını ve bütün canlandırıcı veçheleriyle onlara görünmesini ve/veya onlarca anlaşılmasını engellemek için, köhne Hariciliği cilalayıp yeni isimlerle (Daiş, Boko Haram vs.) İslam’ın temsil tahtına oturtmakta ve kafa kesen, tecavüz eden, kız-kadınları cariyeleştirip satan, insaniyetten, faziletten, merhametten ve medeniyetten uzak görüntüler eşliğinde, onlara “İşte, İslam budur!” diye sunmakta ve böylece de batıda muhtemel Muhammedî (s) bir aydınlanmayı, toplumlar, milletler veya ülkeler bağlamında gerçekleşebilecek bir ihtidayı başka baharlara ötelemektedir.
Bu güruh aynı zamanda kendi tarafına çektiği Fetö, Selefî Nur Partisi vb. gibi yapılar üzerinden, coğrafyamızda gerçekleştirmek istedikleri darbelerle halkın özgür iradesine ipotekler koymak, oluşturacakları diktatöryel yönetimlerle İslam’ın harim-i namusunda yeni Protestanlıklar oluşturmak istemekte ve bu yolla da kendilerininki gibi dinimizin de özünü karartmaya, çürütmeye ve insanlığa ümid ve meded olmaktan çıkarmaya çalışmaktadır… Ta ki bu kan emiciler, insanlık familyasının kanını emmeye devam edebilsin… Ta ki o vahyî, o nuranî tayflar, beşerin ufkunu aydınlatmasın ve beşeriyeti bu asırlık hırsız ve sömürücülerin prangalarından kurtarıp özgürlüğüne kavuşturmasın!…
Evet, yedi kıtasıyla gezegenimizdeki bütün hercümerçlere, husussan Ortadoğu’daki çalkalanmalara, özellikle de halifeliğin eski merkezi olan ülkemizdeki bütün altüst oluşlara biraz da bu zaviyeden bakıla bilinirse, kimlerin hangi çağdaş sömürü ve müstemlekeler peşinde olduğu ve topyekûn olarak gezegenimizin kimler tarafından ve nasıl istila edilmek istendiği daha rahat görülebilecektir ve her şeye rağmen de, kimlerinse hem mensubu bulundukları dinleri, hem de üzerinde yaşadıkları ülkeleri / coğrafyaları adına, bu sömürücü müstevlilere ve bu yıkıcı ve köleleştirici düşünce ve düşüncecilere karşı nasıl da kahramanca “savulun!” dedikleri / demekte oldukları, daha rahat ve daha berrak anlaşılabilecektir.

Evet, açık ya da gizli herkesin bir hesabı ve her mihrakın bir planı olabilir; ama her şeyin üstünde olan ve her şeyin kabza-yı tasarrufunu elinde bulunduranın da bir hesabı ve planı var. Mehil veren o Zat’ın, hiçbir zaman vaadini ihmal etmediği bilinmektedir.

Yazıyı, Bediüzzaman’ın insanı ayağa kaldıran “Evet, ümidvar olunuz! Şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür seda, İslam’ın sedası olacaktır” şeklindeki vecizesi ve ona ve onun gibilerine bu sarsılmaz inancı veren ihya edici binlerce kudsî ayetten sadece birisiyle bitirelim:
“Onlar, ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar; ama o küfre batanlar hoşlanmasalar da Allah, nurunu tamamlayacaktır.”

1) Bediüzzaman, “Sünuhat”, Asar-ı Bediiyye, İstanbul, 2012, 149.
2) Kur’an-ı Kerim, Saff Suresi, 8. Ayet.

Mehmet Baran

Yazı altı reklam

CEVAP VER