Darbeyi Anlamak ve Ömeri Tavır

0
276
reklamlar
Yazı arası Reklam

Yayın hayatına yeni başlayan dergimizde (e-dergi)ilk yazımıza, vâr edenin adıyla, bismillah diyerek başlamak isterdik. Ama gündemin hala sıcaklığını koruması ve kökenleri dış mihraklara dayanan ve içerideki güdümlü işbirlikçileriyle ortaya koydukları darbe kalkışması bizim de gündemimiz oldu…

Konu başlığı olarak seçilen, Darbe ve İslam dünyası ile ilgili bir yazı hazırlamakta çok zor değil. Çünkü bu mezkûr dünyanın ma’kus talihidir darbeler. Konuya geçmeden önce, “İslam Dünyası” kavramını tashih etmemiz gerek. Çünkü İslam dünyası metaforu bir teoriden öteye gitmez ve hiçbir zamanda gitmeyecek. Bu kavramın yerine “Halkı Müslüman Olan Ülkeler” demek daha doğru bir tespit olacaktır. İslam dünyası, İslam coğrafyası, İslam ümmeti gibi kavramlar şu an itibariyle bir karşılığı olmayan ama değerlerimiz açısından çok cezbedici ve ruhumuzu okşayan, hamasi duygularımızı körükleyen kavramlar.

Darbe kelimesini kavramsal olarak ele alığımızda, vurmak, çarpmak v.s. anlamlara gelse de ülkemizde bu kelime daha çok ülkenin siyasi otoritesini alaşağı etmek suretiyle iktidarı ele geçirmek olarak bilinmektedir. TDK’nın tanımına göre darbe; Bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi olarak tanımlanır. Bütün dünyada ise bilinen şekliyle darbe bir askeri vesayetin yönetime el koyması olarak anlam bulur. Burada bir darbeler tarihi, serencâmını ortaya koymak mümkün değil. Ancak, askeri vesayetin yönetme el koyması şeklinde tezâhür eden darbeler daha çok üçüncü dünya ülkelerinde göze çarpar. Rusya, Çin, Kore gibi ülkeler dışında, yakın tarihlerde, Ziya ül hak Ürdün’de, Hasan el Beşir Sudan’da Hafız Esed Suriye’de ve biraz farklı da olsa Humeyni İran’da darbe yapmıştır.

Vahyin satır aralarında bir araştırma yaptığınızda darbe ile ilgili somut bir ifadeye rastlayamayız. Ancak iktidarı ele geçirme özelinde mükellef bir veri olarak; Sebe Melikesinin, savaş konseyini toplayarak onlarla yaptığı istişare ve buradaki diyalog bize güç ile iktidarı ele geçirme konusunda ışık tutar. Neml suresinde konu şöyle anlatılır. 32-“Ey ileri gelenler! Durumum hakkında bana görüş bildirin. Sizler yanımda bulunmadıkça hiçbir işe kesin olarak karar vermem.” 33-Dediler ki: “Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Emir senin. Ne emredeceğini düşün.” 34-Melike: Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkının ulularını alçaltırlar. (Herhalde) onlar da böyle yapacaklardır, dedi.

Bu ayetlerde sebe melikesi tüm darbelerin toplumu taşıyacağı noktayı çok güzel bir şekilde analiz etmiştir. Bir şehir güç ile metazori ile ele geçirildiğinde orayı fesat ederler. İşte darbe kalkışması da aslında bir topluma bağımsızlık, özgürlük, hürriyet gibi erdemleri getirmez, tersine rezilet, aşağılanma, çöküş gibi olumsuzluklara sürükler. Türkiye’deki darbeler tarihine baktığımızda, askeri vesayetin devletin sevk ve idaresini eline alması, bir rahatlama, bir gevşeme, huzura kavuşma gibi görülebilir. Ancak darbelere giden sâiklere bakıldığında, askeri vesayetin darbeye giden yolu elverişli hale getirdiklerini açıkça görebiliriz.

Bu eksende İslam dini özelinde Allah (c.c.) bir başka ülkeyi ele geçirme eylemini “Fetih” kavramı ile ifade eder. Darbe’de, taarruz, istila gibi bir anlam var iken, “Fetih” güç ve saldırı eksenli bir taarruzu değil, insanların gönüllerini İslam’a açmayı öngörür. Bu noktada Hz. Ömer’in yönetici olduğu dönemde gücü zirveye ulaşmış olan İslam ordusunun komutanı olan Halid b. Velid’in, stratejik olarak güçsüz olduğuna kanaat ettiği Sasani İmparatorluğunu işgalini (!) ve ele geçirdiğini duyduğunda derin bir iç çekmesini ve komutanı Halid’i azarlamasını doğru okuyamazsak, Fetih ve İşgal (Darbe) arasındaki farkı anlayamayız. Ve yine 21.y.y.’da İran topraklarında, Hz. Ömer ile savaştığı için kutsanan Rüstem’in temsili fotoğraflarının Tahran, Kum, meşhed gibi şehirlerde billboardlarda yer almasını ve çocuklarına Rüstem ismini koyma yarışına girmelerini doğru bir yere oturtamayız.

Ra’d suresinin 11. Ayeti bize toplumsal değişimin ve adaletin tesisinin, aşağıdan yukarıya doğru gerçekleşmesi gerektiğini hatırlatır. “Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” Bu nedenle birlikte yaşama ahlakı ve saadet toplumuna giden yol darbelerle değil, ancak insanın ahlak, fazilet ve erdemli bir hayatı tercih etmesiyle mümkündür.

Yusuf Çelebioğlu

Yazı altı reklam

CEVAP VER